Kibar Feyzo ya da Züğürt Ağa gibi filmleri izlerken içindeki komedi unsurlarından dolayı çoğunlukla güler, kahkaha atarız. Lakin film bittiğinde aklımızda kalan komik sahneler değil de verdiği toplumsal mesaj ve düzen eleştirisi olmalı. Bu tarz filmlerde sömürü düzenini ve bu düzene uyum sağlamaya zorlanmış taşralı sınıfa şahit oluruz. Özellikle Züğürt Ağa filminde bu düzenin sarsılışı ve ortada tabiri caizse dımdızlak kalmış ağanın bir züğürte dönüşmesi ele alınır. Köyde o bir lord gibidir, herkes emrine amadedir, tüm mallar ona aittir, köylüleri angarya düzeninde karın tokluğuna çalıştırır ve evliliklerine kadar ağa izniyle gerçekleşir. Bu düzen çöktüğünde Ağa’nın yapacak bir şeyi kalmaz ve şehre gider. Fakat uzun süren rehavetten ve efendilikten sonra şehirde hayata tutunmaya çalışırken hızla silinir.
Aslında Züğürt Ağa filmi büyük Alman düşünür Friedrich Hegel’in Köle-Efendi diyalektiğine uyan bir yapı sergiler. Köle köledir ama bu kölelik onu zorluklara karşı güçlü kılar, öğrenmeye ve hayatta kalmaya iter. Bilakis efendi ise her dediği kolaylıkla köleleri tarafından gerçekleştirildiği için asla öğrenmeye ya da çabalamaya tenezzül etmez. Fakat Hegel’in ortaya koyduğu diyalektiğin asıl çarpıcı noktası şudur: Efendi her ne kadar kendisini bağımsız ve üstün görse de aslında kölenin emeğine bağımlıdır. Köle ise her ne kadar efendisine bağımlı olsa da emek verdiği ve çabaladığıiçin dünya ile doğrudan bir ilişki kurar ve kendi emeğiyle kendisini geliştirir. Böylece görünürde efendi olan kişi ile gerçekte bağımsızlaşma ihtimali daha yüksek olan kişi arasında bir tenakuz meydana gelir.
Züğürt Ağa tam da bu çelişkinin üzerine kuruludur. Ağa köyde herkesin üzerinde bir güce sahiptir fakat bu güç kendi üretiminden değil, başkalarının emeğinden doğmaktadır. Köylü çalışır, toprak işlenir, ürün ortaya çıkar ve bütün bu düzen ağanın sahip olduğu serveti ve itibarı mümkün kılar. Ağa ise düzenin en tepesinde bulunduğu için üretimden giderek uzaklaşır. Hayatın en temel ihtiyaçları bile başkaları tarafından karşılandığından, kendi hayatını sürdürebilmek için gerekli olan becerilerden de uzaklaşır ve zamanla işlevsiz hale gelir.
Köylünün durumu ise bunun tam tersidir. Köylü sürekli çalışmak, üretmek ve hayatla mücadele etmek zorundadır. Toprakla, yoksullukla, açlıkla ve geçim derdiyle doğrudan mücadele eder. Bu mücadele onu yalnızca tüketmez; aynı zamanda hayata karşı tecrübe kazandırır. Ağa ne kadar rahat bir hayat sürerse, hayatın kendisine karşı o kadar hazırlıksız hale gelir. Bu nedenle ağalık düzeninin çökmesiyle görünürdeki güç dengesi de tersine döner.
Ağa şehre geldiğinde artık onu güçlü kılan hiçbir şey kalmamıştır. Köyde yalnızca “Ağa” olması yeterliyken şehirde kimse onun ağalığıyla ilgilenmemiştir. Şehir ona köyde sahip olduğu unvanını değil, şu anda olduğu yerdeelinden ne gelebildiğini sorar. Fakat Ağa’nın hayatı boyunca “kullarının” emeğinden geçinmesi, ona kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmemiştir. Bu nedenle yaşadığı çöküş yalnızca maddi bir çöküş değildir, aynı zamanda bir kimlik çöküşüdür. Bu kimliğin avantajları sadece kendisine ait olan köyde geçerlidir. Bu gerçeklik ağanın yüzüne tokat gibi çarpmıştır.
İstanbul bu bakımdan Ağa için yalnızca başka bir şehir değil, bütün hayatının sorgulandığı bir yerdir. Köyde onu koruyan ağalık düzeni ortadan kalkmış ve geriye kendi başına ne yapabileceği sorusunun önünü kestiği bir insan kalmıştır. Ağa artık sahip olduğu unvanla değil, kendi emeğiyle var olmak zorundadır.
Filmin ironisi ise tam burada başlar. Ağa’nın gerçek anlamda güçlenmesi, ağalığını kaybetmesiyle mümkün olacaktır. Eskiden başkalarının çalışması sayesinde yaşayan Ağa, artık kendi emeğiyle yaşamaya mecburdur. Filmin sonunda çiğ köfte yaparak para kazanması da bu yüzden oldukça anlamlıdır. Daha önce başkalarının emeğinin sonucuna sahip olan adam, artık kendi emeğinin karşılığını almaktadır. Küçük ve komik görünen bu değişim aslında filmin bütün felsefesini özetler: Ağa ilk defa bir şey üretmekte ve ürettiği şey üzerinden hayata tutunmaktadır. Ağa’nın kulları varken bile kültürel bir zanaat olan çiğköfte yoğurmayı öğrenmiştir ve bu zanaat yeni hayatının anahtarı olmuştur. Ağa artık bir çiğköftecidir.
Yani aslında Ağa beş parasız ve makamsız kimsenin kendisine Ağa gözüyle bakmadığı bir şehre düşmüştür ama bu düşüş bir yükselişe de gebe olmuştur. Ağa artıksadece öz iradesiyle kendi başının çaresine bakabilecek hale gelmeye başlamıştır. Ağalık düzeni ona rahat bir hayat vermiş fakat onu potansiyel bir hayata karşı güçsüz bırakmıştır. Züğürtlük ise onu yoksullaştırmış fakat kendi emeğiyle var olmanın zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır.
Bu nedenle Züğürt Ağa yalnızca bir komedi filmi olarak ele alınamaz. Film izleyeni güldürür, hatta bazı sahnelerinde kahkahaya boğar, fakat o kahkahaların arkasında yıkılacağı tahmin bile edilemeyen bir düzenin çöküşü, sınıfların değişimi ve bir insanın kendi kimliğini yeniden bulma mücadelesi vardır. İnsan, kendisine hizmet edenlerin varlığıyla değil, etrafında kendisine hizmet edecek kimse kalmadığında kendi hayatını idame ettirebilme gücüyle ölçülmelidir.
Züğürt Ağa’nın hikâyesi bu yüzden yalnızca “bir ağanın züğürtleşmesi” değildir. Asıl mesele, efendiliğini kaybeden insanın kendisini ilk defa gerçekten tanımaya, keşfetmeye başlamasıdır. Ağa’nın çöküşü belki de onun hayatındaki ilk gerçek yükseliştir.
Bu düşünce bana Antik Yunan filozofu Diogenes’in kölesi Manes’in kaçışı üzerine anlatılan hikâyeyi de hatırlatıyor.
“Diogenes’in yegane kölesi kaçmıştır, ama kendisine söylendiğinde, onu geri getirmeyi çok fazla düşünmemiştir. “Ayıptır” der, “Manes, Diogenes olmadan yaşayabilirken, Diogenes’in Manes olmadan yaşayamaması.” Sonra şöyle devam eder. Bana öyle geliyor ki: “Ey talih, kendi işini yap; Diogenes’in yanında artık senin işin yoktur.” Kölem benden kaçmıştır, aslında kaçıp kurtulan benim!”
-Seneca / Ruh Dinginliği Üzerine s.34
Diogenes’in tavrı ile Züğürt Ağa’nın düşüş hikâyesi arasında yüzyıllar olmasına rağmen aynı ironiyi görmek mümkündür. Diogenes’in kölesi kaçtığında Diogenes tam anlamıyla özgür olmadığını bir köleye bağımlı olduğunu fark etmiştir ama Züğürt Ağa’nın bu düzeni fark edişi biraz daha çetin bir süreci yaratmıştır.
