Uganda diktatörü İdi Amin’e atfedilen şu söz, insanın özgürlükle kurduğu ilişkinin ne kadar kırılgan olabileceğini düşündürür:
“Konuşma özgürlüğü vardır. Ama konuşmadan sonra özgürlüğünü garanti edemem.”
Bu cümleyi duyduğumuzda ya da okuduğumuzda İdi Amin’e öfkelenmek kolaydır. Çünkü karşımızda yalnızca otoriter bir yönetici değil, iktidarı döneminde ağır insan hakları ihlalleri ve kitlesel cinayetlerle anılan kanlı bir diktatör vardır. Onun için “özgürlük” kelimesinin bile tehditkâr bir anlam taşıması şaşırtıcı değildir. Fakat asıl mesele, İdi Amin’in söylediği bu sözün bugün bizim hayatımızda başka bir biçimde karşımıza çıkıp çıkmadığıdır. Çünkü biz konuşuyoruz.Hem de hiç olmadığı kadar çok…Telefonlarımız elimizde, ekranlar önümüzde, mesajlar parmaklarımızın ucunda. Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucundaki insanla iletişim kurabiliyoruz. Teknoloji, insanoğlunun iletişim kurma imkânlarını tarihte hiç olmadığı kadar genişletti. Ama garip bir çelişki var: İletişim imkânlarımız arttıkça birbirimizi anlama kapasitemiz azalıyor.
İnsan yalnızca karnını doyurmak, barınmak ve güvende olmak için konuşmaz. Konuşmak aynı zamanda insanın kendisini var etme biçimlerinden biridir. İnsan sevincini anlatmak, korkusunu paylaşmak, derdini açmak, itiraz etmek, anlaşılmak ve nihayetinde “Ben buradayım.” diyebilmek için konuşur.
Bazen insanın tek ihtiyacı sadece dinlenmektir. Fakat modern insanın en büyük sorunlarından biri de tam burada başlıyor. Herkes konuşuyor, fakat kimse dinlemiyor.Günümüz insanı sürekli bir bilgi bombardımanının altında yaşıyor. Haberler, yorumlar, videolar, bildirimler, sosyal medya akışları… Zihnimiz, kendisine yönelen bu yoğun bilgi trafiği içerisinde çoğu zaman kendi sesini bile duyamaz hâle geliyor. Kendimizi ifade etmekte zorlanıyoruz. Daha da kötüsü, kendimizi ifade edebilecek durumda olduğumuz zamanlarda bile karşımızda gerçekten dinleyecek ve anlamaya çalışacak birini bulamayabiliyoruz.
Oysa anlaşılmamak insanın ruhunda derin bir yalnızlık oluşturur. İnsan konuşamadığında içine kapanır. Duygularını bastırdığında kendi içinde büyüyen bir yük taşımaya başlar. Düşüncelerini sağlıklı biçimde ifade edemediğinde yanlış anlaşılmalar çoğalır. Yanlış anlaşılmaların üzerine bir de öfke, kibir ve ön yargı eklendiğinde iletişim yerini çatışmaya bırakır. Asıl tehlike de burada başlar. Çünkü konuşamayan insan kadar dinlemeyi unutan insan da tehlikelidir.
Dinlemek, karşısındaki insanın söylediklerini onaylamak değildir. Dinlemek, önce anlamaya çalışmaktır. “Ben haklıyım.” demeden önce “Acaba karşımdaki ne söylüyor?” diyebilmektir.
Bugün ise çoğu zaman karşımızdakinin ne söylediğini anlamaya değil, ona vereceğimiz cevabı hazırlamaya odaklanıyoruz. Karşımızdaki cümlesini bitirmeden hükmümüzü veriyoruz. Onun niyetini kendimiz belirliyoruz. Sözünü kendi zihnimizde yeniden yazıyor, sonra da kendi yazdığımız cümleye öfkeleniyoruz.Böylece iletişim bir anlaşma aracı olmaktan çıkıp bir üstünlük yarışına dönüşüyor.
Herkes haklı.
Kimse hatalı değil.
Her problemin sorumlusu karşı taraf.
Biz ise pür-i pakız!
İşte tam bu noktada İdi Amin’in o meşhur sözü bir başka anlam kazanıyor.
Bugünün “İdi Aminleri” elbette tanklarla, silahlarla ve saray muhafızlarıyla dolaşmıyor. Onların elindeki güç bazen bir makam, bazen bir ekran, bazen bir kalabalık, bazen de sahip olduklarını düşündükleri bilgi oluyor. Kendilerini çok bilen, çok gören ve çok haklı kabul eden insanlar; karşılarındaki insanın söz hakkını daha cümlesi bitmeden elinden alabiliyor.
“Konuşabilirsin.” diyorlar. Ama aslında söylemek istedikleri şu: “Benim kabul edeceğim şeyleri söyleyebilirsin.” Özgürlüğün en sinsi biçimi de belki budur. Konuşma hakkının varmış gibi görünmesi ama söylediğin sözün bedelinin sürekli hatırlatılması… Böyle bir ortamda insanlar zamanla düşüncelerini değil, karşı tarafın duymak istediklerini söylemeye başlar. Sonra herkes susar. Ama herkes konuşuyormuş gibi görünür.
İşte modern dünyanın en büyük paradokslarından biri budur: İletişim araçlarının çoğaldığı çağda iletişimin kendisini kaybediyoruz. Birbirimize mesaj gönderiyoruz ama birbirimizi duymuyoruz. Birbirimize cevap veriyoruz ama birbirimizi anlamıyoruz. Konuşuyoruz ama temas edemiyoruz. Bilgiye ulaşıyoruz ama hikmete ulaşamıyoruz. Belki de asıl yoksulluğumuz bilgi eksikliği değil, anlama eksikliği.
İnsanlık düşmanını sürekli dışarıda arıyor. Başka toplumlarda, başka inançlarda, başka düşüncelerde, başka ülkelerde… Oysa bazen insanın karşısındaki en büyük düşman, kendi içindeki kibirdir. Kendisini mutlak doğru kabul eden zihindir. Dinlemeyi zayıflık, özür dilemeyi yenilgi, farklı düşünmeyi düşmanlık kabul eden anlayıştır. Ve bu anlayış çoğaldıkça toplumun ortak dili parçalanır. ĞBir süre sonra aynı kelimeleri kullanan insanlar bile birbirini anlayamaz hâle gelir. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla konuşmak değil.
Daha sahici konuşmak.
Daha çok bilgi değil.
Daha çok anlayış.
Daha yüksek sesler değil.
Daha dikkatli kulaklar.
Çünkü özgürlük yalnızca konuşabilmek değildir.
Özgürlük, konuştuğun için yok sayılmamak; itiraz ettiğin için düşmanlaştırılmamak; farklı düşündüğün için susturulmamak ve en önemlisi, sözünün bir insan olarak değer taşıdığını hissedebilmektir.
İdi Amin’in dünyasında insanın konuşmasından sonra özgürlüğünü kaybetme ihtimali vardı. Bizim dünyamızda ise başka bir tehlike var: Özgürce konuşuyoruz ama birbirimizi duymuyoruz. Belki de artık ok yaydan çıktı. Belki iletişim çağının en büyük iletişimsizliğini yaşıyoruz. Fakat hâlâ yapabileceğimiz bir şey var:
Konuşmadan önce düşünmek.
Cevap vermeden önce dinlemek.
Hüküm vermeden önce anlamaya çalışmak.
Ve her şeyden önce karşımızdaki insanın da bizim kadar yanılabilir, kırılabilir ve anlaşılmaya muhtaç olduğunu hatırlamak. Çünkü insanlığı kurtaracak olan, kimin daha çok bildiği değil; kimin daha iyi anlayabildiğidir. Aksi hâlde hepimiz biraz daha yüksek sesle konuşacak, biraz daha az dinleyecek ve sonunda aynı dünyada birbirine yabancılaşmış kalabalıklara dönüşeceğiz. Ve belki de o zaman asıl soruyu sormamız gerekecek:
İletişim çağında, birbirimizle gerçekten ne zaman konuşmayı bıraktık?

Öyle netameli bir konuya değinmişsin ki Mustafa Ali Hocam, çık işin içinden çıkabilirsen. “Konuşmalar” çok, fakat “Anlaşmalar” yok veya az. Biliyoruz konuşma fiili veya eylemi, karşılıklı en az iki kişi arasında yapılan bir iş. “Kon”mak fiili. Kuş bir dala veya bir tele konar ve etrafını kolaçan eder, güvenden olup olmadığına bakar, orada dinlenir ya da beslenmeye çalışır. Anlaşma için önce, karşılıklı konma işini, sadece fiziken konma değil, zihnen, ruhen de konmak gerekir ki “konuşma” olsun. Anlaşma için şart olan “dinleme”de, bu karşılıklı konma ile ilgili olmalı galiba. Burada anımı paylaşmak isterim. Belirli, mûtat aralıklarla yapılan bir toplantı, büyükçe bir masanın etrafında “U” düzeni oturma.Yönetici, sağ baştan başlayarak sıra ile herkese söz hakkı veriyor. Dinleyenlerin yüz ifadelerine bakıyorum, dinlemiyorlar, konuşma sırası bana gelince ne söylesem acaba endişesi var. Ben de, usül hakkında birşey söylemek istiyorum dedim. Toplantının karşılıklı sohbet şeklinde olursa daha verimli olabileceğini söyledim. Peki dikkate alındı mı? Hayır, aynı düzen devam etti. “Körler ve sağırlar birbirlerini ağırladılar.” Bir tv kanalında, bir yazarın “dinleme” üzerine yazdığı (konuşanı, bir müziği,doğanın sesini veya sessizliğini) kitabını tanıtırken, kendi kendime “biz dinlemeyi bilmiyoruz” demiştim. O kitabı ve yazarını bir yere not almadığıma hâlâ hayıflanırım. Günümüz “İdi Aminleri”nin heveslerinin kursaklarında bırakılması adına anlamak için “dinleyen”lerin , anlaşmak için”konuşan”ların çoğalması temennisiyle, bu güzel yazınızı tebrik ediyorum hocam.
dinlenir