İnsana dışarıdan bakınca aslında insan kendisini doğaya ait hissetmeyen tek canlı olabilir. Ya da en azından diğer canlılar gibi ait hissetmiyor. Çünkü doğaya baktığımızda şunu görebiliyoruz: Her canlı doğar doğmaz hayata hazır. Ceylan doğuyor, koşuyor. Yılan doğuyor, sürünüyor, saklanıyor. Kuş düşe kalka da olsa kısa sürede uçuyor. Hepsinin içinde sanki hazır bir yazılım var. Doğayla birlikte gelen bir kılavuz.
İnsan ise sanki yarım bırakılmış bir taslak gibi doğuyor. Yürüyemiyor, konuşamıyor, kendini savunamıyor. Uzun süre sadece ağlayarak varlığını belli edebiliyor. Doğada tek başına bırakılsa birkaç saat bile yaşayamaz. Yani biyolojik olarak bakarsak insan doğanın en başarısız canlılarından biri.
Ama ironik olan şu: En zayıf beden, en tehlikeli zihni doğurmuş. İnsan kasla değil, zekâyla ve iletişim becerisiyle hayatta kalmış. Doğaya uyum sağlayamayınca, doğayı kendine uydurmaya başlamış. Kürkü yoksa elbise yapmış. Dişi yoksa bıçak yapmış. Hızı yoksa at eğitmiş. Gücü yoksa makine icat etmiş. Yani insan kendi bedenini değil, dünyayı evrimleştirmiş.
Bence doğada biyolojik açıdan asıl gelişmiş olanlar insan değil. Plankton en iyi örneklerden biri. Kimse ciddiye almıyor ama dünyadaki oksijenin büyük kısmını üreten etken planktonlardır. Biz nefes alıyoruz ama farkında değiliz ki o nefesi aslında mikroskobik canlılar üretiyor. Biz sadece tüketiyoruz.
Mantarlar daha da ilginç. Ne bir bitki, ne bir hayvan. Toprağın altında görünmeyen dev bir ağ kuruyorlar. Ağaçlar arasında iletişim sağlıyorlar. Bir ağaç hasta olunca diğerine haber gönderiyorlar. Yani doğanın gizli interneti gibi çalışıyorlar. Biz fiber kablo döşüyoruz, onlar milyonlarca yıldır zaten bunu yapıyor.
Şimdi bakınca kimin daha gelişmiş olduğu sorusu düşündürücü hale geliyor. Mars’a giden insan mı, yoksa gezegenin dengesini sessizce ayakta tutan plankton mu? İnsan büyük şeyler yapıyor ama sistem kuramıyor. Mantar görünmez ama sistemi ayakta tutuyor.
Ayrıca kanımca insanın yaptığı en tuhaf şey de şu: Kendi gezegenini tanımadan başka gezegenlere gitmeye çalışması. Okyanusların dibini bilmiyoruz. Türlerin büyük kısmını tanımıyoruz. Denizlerin yüzde doksanı hâlâ karanlık. Ama Mars’ta su var mı diye milyarlar harcıyoruz.
Bu bana çok garip geliyor. Sanki kendi evinde ne olduğunu bilmeden komşunun evine bakmak gibi. Önce kendi odanı tanı, sonra başka gezegene bak. Ama insanın psikolojisi böyle değil. İnsan hep kaçmak istiyor. Kendi dünyasından bile.
Belki de mesele merak değil, tatminsizlik. Dünya yetmiyor artık. Çünkü insan doğayla barışamadı. Doğayı sevmedi, ona uyum sağlamadı. Onu kontrol etmek istedi. Şimdi de kontrol edemediği yerlerden kaçmak istiyor. Fazla bilinç hepimizi tutsak etti. Bu durumda var olmak korkunç bir olgu değildir lakin var olduğumuzun farkında olmak korkunçtan bile öte bir olgu ve durumdur. Beyin ve düşünce sistemi bizim gibi gelişmeyen diğer canlılar için yalnızca bir yapının herhangi bir parçası gibi orada bulunmaları yeterliyken, bizler bu parçadan kurtulmanın bir yolunu arayacak bilince erişmişiz. Bu bilinç bize özgürlüğü getirmedi; özgürlüğün ne olduğunu öğretip ona asla erişememeyi vaat etti.
Benim için insan şu anlama geliyor: Doğada yaşayamayacak kadar zayıf, doğayı bozacak kadar güçlü, ama bozduğu dünyada mutlu olamayacak kadar bilinçli. Hayvanlar doğanın içinde. Mantarlar doğanın altyapısı. Planktonlar doğanın nefesi. İnsan ise doğanın misafiri gibi ama evi ele geçirmiş bir misafir. Biz doğaya uyum sağlayamadık. O yüzden doğayı kendimize uydurduk. Ama galiba sorun şu: Doğa bize uymaya başladıkça, biz kendimize daha da yabancılaştık.
Bu bana çok garip geliyor. Sanki kendi evinde ne olduğunu bilmeden komşunun evine bakmak gibi. Önce kendi odanı tanı, sonra başka gezegene bak. Ama insanın psikolojisi böyle değil. İnsan hep kaçmak istiyor. Kendi dünyasından bile.
Belki de mesele merak değil, tatminsizlik. Dünya yetmiyor artık. Çünkü insan doğayla barışamadı. Doğayı sevmedi, ona uyum sağlamadı. Onu kontrol etmek istedi. Şimdi de kontrol edemediği yerlerden kaçmak istiyor. Fazla bilinç hepimizi tutsak etti bu durumda var olmak korkunç bir olgu değildir lakin var olduğumuzun farkında olmak korkunçtan bile öte bir olgu ve durumdur. Beyin ve düşünce sistemi bizim gibi gelişmeyen diğer canlılar sadece bir yapının herhangi bir parçası gibi orada olmaları yetiyor oysa bizler bu parçadan kurtulmanın bir yolunu arayacak bilince erişmişiz. Bu bilinç bize özgürlüğü getirmedi, özgürlüğün ne olduğunu öğretip ona asla erişememeyi vaat etti.
Benim için insan şu anlama geliyor: Doğada yaşayamayacak kadar zayıf, doğayı bozacak kadar güçlü, ama bozduğu dünyada mutlu olamayacak kadar bilinçli. Hayvanlar doğanın içinde. Mantarlar doğanın altyapısı. Planktonlar doğanın nefesi. İnsan ise doğanın misafiri gibi ama evi ele geçirmiş bir misafir. Biz doğaya uyum sağlayamadık. O yüzden doğayı kendimize uydurduk. Ama galiba sorun şu: Doğa bize uymaya başladıkça, biz kendimize daha da yabancılaştık.
