Sabahın erken vakti yola koyuldum. Güneş dağların ardından anca yüzünü gösteriyordu. Tatlı bir serinlik arabanın camından içeri sızıyor ve bedenime hoş bir keyif bırakıyordu. Yollar aştım. Gazeller, Tavas, Salda Gölü, Burdur Gölü…
Nihayet Burdur ile Isparta arasında bulunan Köroğlu Beli’ne vardım. Artık Isparta çok yakındı. Yaklaştıkça gül kokusu burnuma geliyordu. Bir yer iki yer değil ki baştan başa gül şehir idi burası. Kıvrımlı yolların sonunda nihayet Isparta’ya girebildim. Yeşilin canlılığı şehrin içinde bile hissedilebiliyordu. Bir parkın köşesinde durup yol tarifi aldım. İslamköy yolu için en kısa rotayı verdiler. Hemen yola koyuldum. Nihayet düz yolların ucunda İslamköy tabelası gözüktü.
Ayazini’yi bilir misiniz. Afyonkarahisar’dadır. Tarihin bir yerinde unutulup çok yakın zamanda gün yüzüne çıkmış gibidir. Bozulmamış ve sadelikle karşımızdadır. İslamköy işte böyle bir yer olabilir, hatta daha fazlası olabilir diyeceğim ama ne yazık ki viran olmuş kerpiç evlerin varlığı içimi burktu. O kadar çoklardı ki hepsi restore edilse inanın Ayazini’den çok daha iyi olabilirdi. Yine de çok geç kalınmadığını söyleyeyim.
Sonunda Süleyman Demirel külliyesine vardım. Burası dokuz komşu evin bozulmadan restore edilmesiyle oluşturulmuş bir yerleşke ve ciddi şekilde emek verilmiş. 1920’li yıllarda dünyaya gelen Demirel anlaşılır bir tabirle Anadolu’nun bağrından kalkıpTürkiye Cumhuriyeti’nin en tepesindeki koltuğa oturmuştur. Nasılbir süreç geçirdiğini anlamak için hiç üşenmeden bütün evlerigezdim. Dönemin tanıklıklarını ifade edecek enfes belgeler ve eşyalar vardı. Bol bol da aile fotoğrafı çekilmişlerdi.
Külliyenin ortasında daha çok siyasi dönemlerini anlatan büyük bir müze alanı vardı. Kümbet şeklinde inşa edilmiş bu yapının içinde bal mumu heykeller, tasvirler, dönemin dünya liderleriyle çekilmiş fotoğraflar, çok kıymetli hediyeler, bilgi çerçeveleri ve daha neler neler vardı. Külliye 17 dönüm arazi üzerine kurulmuştu. Ayrıca kütüphane, cami, havuz ve bir tane de restore edilen evlerin birisi restoran olarak düzenlenmişti. Burayı da tavsiye edebilirim. Zira odaların her birisi köy evi tarzında tasarlanmış ve misafirlerine otantik bir ortam sunuyor.
Zamanın daraldığını düşünüp külliyeden ayrıldım. Tam karşıda İslamköy ekmeği satılıyordu. İçimden bir almak heyecanı gelip geçiverdi ama hemen Isparta’dan ayrılmayacağım için mantıklı bulmadım.
Yeniden yola koyuldum, kısa süre sonra Atabey ilçesine vardım. Burası adından da anlaşılacağı üzere çok değerli Selçuklu komutanı Atabek Mübarizeddin Ertokuş’un fethettiği ve adını da ondan aldığı küçük şirin bir ilçemizdi. Ertokuş medresesini ziyaret etmeden gitmek olmazdı. Sessiz sakin bir konumda olan medreseye vardığımda bahçesinde bulunan tarihi Feyzullah Paşa Camii’ndeki çocukların cıvıltısıyla karşılaştım. Orada da duaya durdum. Camiden çıkınca şadırvana gidip kana kana su içtim. Şunu söyleyebilirim ki bugüne kadar içtiğim en iyi şadırvan suyuydu. Duru, tatlı ve buz gibiydi.
Gün tepenin ardını aşmak üzereyken Eğirdir’e vardım. Burayı geçen sene anlatmıştım. Onun için sadece bir şeyden bahsetmek istiyorum. Hızırpaşa Camii bende büyük bir maneviyat barındıran mekandır diyebilirim. Onun büyük kapısından girerken cennet kokusunu içinize çeker gibi olursunuz. İçeri girince de bir çırpıda sayamayacağınız kadar ahşap direklerin arasında kaybolup gidersiniz. Eller semaya açıldığında ise teslimiyet gerçekleşir. Anadolu’nun dört bucağında birçok camiye girmiş biri olarak şunu diyebilirim ki manevi atmosfer olarak bende ilk beştedir.
Nihayet akşam karanlığı çöküverdi. Isparta’ya dönüş vakti geldi. Tatlı yorgunluğu üzerimden atmak için Misparta müzesinin bahçesine vardım. Akşam serinliği de kendini hissettiriyordu. Kahve ve maden suyu bize eşlik ediyordu. Buradan bahsetmek gerekirse eski bir kilise belediye tarafından restore edilmiş ve içerisi koku müzesi olarak tasarlanmış. Güller diyarında çok anlamlı bir müze diyebilirim. Bahçesi de belediye tarafından kafe olarak işletiliyor.
Gecenin örtüsü kaldırılıp gün aydınlandığında yine aynı heyecanla yola koyuldum. Eski Isparta sokaklarında gezinirken o veya bu şekilde Anadolu coğrafyasında zamanın izlerinin silinmediğini fark ettim. Öğleye doğru Ulu Camii, Firdevs Camii ve İplikçi Camii’ni de görmemek olmaz deyip nasiplendim.
Gün akşam olmak üzereydi. Turan Yazgan müzesi de şehrin başka abidelerinden… Oraya gitmeden olmazdı. On katlı müzede hem şehir kültürü yaşatılıyor hem de Isparta’nın sembol ürünlerinden olan Isparta halısı sergileniyor. On katta da geçmişin izlerini taşıyan halılar vardı diyebilirim. Meraklısı için iyi bir kültür turu olabilir. Sadece biraz vakit ayırmak gerek. Müzenin kapısında Andık şelalesi tabelası vardı. Yönü takip ederek Bezirgan Sufrası’nın da içinde bulunduğu keyifli bir mesire alanına vardım. Şelale, gezinti alanları, mesirelik, kafe-lokanta bir aradaydı. Banak, kabune pilavı, Isparta şiş, bamya yemeği, samsa gibi yöresel lezzetlerin de olduğu son derece iyi mekan olan Bezirgan sufrasında oturdum. Sufra dediğime bakmayın. Gerçekten adı öyle çünkü yöre ağzında sofra-sufra olarak telaffuz ediliyor.
Ardından Kirazlıdere’ye çıktım. Ispartayı tam tepeden gören harika bir yer. Yine belediye işletmesi mekanlarda misafirler ağırlanıyor. Altta ve üstte iki ayrı mekan var. Aşağıdaki mekanın önünde cam teras var. Her gün sabah onda başlayıp akşam karanlığına kadar meraklısını ziyaret için bekliyor. Firil firil esen bir akşamda çayları yudumlarken bol bol sohbet ettik. Eh Isparta’nın ışıklarına da doya doya bakmadan olmazdı. Gecenin perdesi kapanırken tadı damağımızda kaldı.
Ayrılık vakti gelip çatmıştı. Isparta’ya kadar gelip de gül ürünleri almadan olmazdı. Gül lokumları, hakiki gül suları, güllü gazoz, gül reçeli, gül şerbeti… Daha neler neler var. Biz gözümüzün kestiğinden sepete doldurduk. Rahmetli Gülcü İsmail Efendi’nin başlattığı o enfes kokulu gül yetiştiriciliği bugün bir şehrin sembolü olmuş durumda. Isparta’ya veda için el sallarken Evliya Çelebi’nin sözleri aklıma geldi.
“Hamid Livası için güzel ve mamur bir şehir demiştir. Verimli meyve bahçeleri vardır. Ayrıca şehrin göbeğinde Firdevsi Camisi vardır.”
Eh doğru söylemiş. Gerçekten keyifli ve şıkır şıkır bir Anadolu şehrini gezdim. Meraklısına da tavsiye ederim.
