İnsanların büyük bir kısmı, gelecekte karşılaşabilecekleri problemlere karşı önlem alarak hayatlarını sürdürmek yerine, henüz yaşanmamış sorunları olumsuz düşüncelerle besleyerek bugünü zehir eder. Burada savunduğum şey basit bir gamsızlık veya geleceği tamamen görmezden gelmek değildir. Aksine, insan elbette geleceğini düşünmeli ve karşılaşabileceği sorunlara hazırlanmalıdır. Ancak hazırlık ile umutsuzluk arasındaki çizgi çoğu zaman fark edilmez.
Örneğin bir kişi, ileride meslek bulamama ihtimalinden endişe duyabilir. Bu endişe onu daha çok çalışmaya, kendini geliştirmeye ve geleceğine yatırım yapmaya yöneltiyorsa rasyonel bir düşüncedir. Fakat aynı kişi, henüz gerçekleşmemiş bir ihtimali kesin olacakmış gibi zihninde tekrar tekrar yaşayarak bugünkü huzurunu kaybediyorsa artık rasyonel düşünceden uzaklaşmıştır. Çünkü ortada bugün yaşanan gerçek bir sorun yokken, kişi geleceğin muhtemel acısını bugüne taşımaktadır.
İnsan çoğu zaman “şu anda” mutlu olabilir veya hayatında ciddi bir problem bulunmayabilir. Buna rağmen geçmişte yaşadıklarını pişmanlıklarla, gelecekte yaşayabileceklerini ise en kötü ihtimaller üzerinden düşünerek kendi zihninde bir yük oluşturur. Böylece yaşanmamış olaylar, yaşanılan andan daha etkili halegelir. Oysa insanın kontrol edebileceği şey, geleceğin kendisi değil, geleceğe hazırlanmak için bugün attığı adımlardır. Bunun ötesindeki karamsarlık ise çözüm üretmek yerine yalnızca insanın ruhunu tüketir.
Şu ana kadar söylediklerim mantık açısından birçok insanın katılacağı ve onaylayacağı savlardır ama bittabi bu rasyonel düşünce tarzını hayata aktarabilmek bir o kadar da zordur. Bu tarz yaşama adapte olabilmek için bana kalırsa insan ilk önce “kendiyle baş başa” mutlu olmayı öğrenmeli ve küçük zevklerden haz alabilmelidir. Çünkü insanın kendine ayırdığı uzun boş vakitlerin düşüncelerini ve planlarını daha rasyonel hale getirdiğini, aynı zamanda insanın kendisine olan sevgi ve saygısını artırdığını gözlemledim. İkinci yöntem ise hayatın her anında gerekli olan bir alışkanlık, belki de bir düşünce şeklidir. Bugün hayali bir yandan kurulan, bir yandan da “ya yapamazsam” diye dert edinilen istek ve arzular elde edildiğinde beklenilen mutluluğu yaşayamazsınız. Zira beklenti o kadar yükselmiştir ki, gerçek ne olursa olsun onu tam anlamıyla karşılayabilecek bir seviyede değildir.
Johann W. von Goethe der ki: “Beklentini düşük tut zira bu kolay tatmin edilir.”
Anlık sevdiğiniz bir aktiviteyi gerçekleştirmek -mesela yürüyüş yapmak ya da müzik dinlemek gibi- bu büyük ve riskli beklentilerden çok daha kolay ulaşılabilir bir haz sunar. İnsan çok gelişse de o kadar da karmaşık değildir, onu komplike hale getiren bizizdir. İnsan hâlâ bir av-avcı ilişkisindedir; sadece av geçmişte karın doyurma arayışı iken, bugün bir araç satın almak, bir kariyer kurmak veya başka hedeflere ulaşmak haline gelmiştir. Şu durumda birçok hayalim olsa da o hayalimi gerçekleştireceğim veya gerçekleştiremeyeceğim günü iyi ya da kötü kafamda tasarlamak yerine dışarı çıkıp yürüyüş yaptığımda aldığım hazzı tercih ederim. Çünkü bu haz kolay ulaşılırdır ve insanın hayatını daha sağlıklı sürdürebilmesi için adeta biçilmiş kaftandır. Bu olgunluğa ve yüceliğe erişmenin bence bir diğer yolu da Epiküros’un hedonist Tetrapharmakos’una ve Epiktetos’un Stoacı düşüncelerine sadık kalmaktır. Çünkü her iki düşünür de insanın kontrol edemeyeceği şeyler uğruna kendisini tüketmemesi gerektiğini farklı yollarla savunur. Marcus Aurelius bana göre yer yer fazla iyimser bir bakış açısı sunarken, Epiktetos ve Seneca daha erişilebilir ve günlük hayata daha kolay aktarılabilir bir Stoacı öğreti ortaya koymuştur. Bu nedenle Epiktetos ve Seneca’nın Stoacılığından, bir bakıma ona zıt gibi görünen Epiküros’un hedonizminden ise ölçülü biçimde faydalanmanın insanı daha dengeli bir yaşam anlayışına ulaştıracağını düşünüyorum.
