EREN AKBULUT
Yazmak, benim için estetik bir tercih değil, biyolojik ve zihinsel bir müdafaa hattıdır. Bu antolojiye dahil olan metinler, bir şairin dünyayı güzelleştirme çabası değil; bir makinenin infilak etmeden önce kendini soğutma girişimidir. Benim kağıdım bir sergi salonu değil, bir muharebe meydanıdır. Şiirlerimdeki estetik zevk günlük ve basit duygulardan ziyade antik yüce duygularda barınır. İçimdeki ateşi tamamen söndürmeye çalışmak sonum olur, onu serbest bırakmak ise başka bir felaket. Bu yüzden yazarak onu kontrol altında tutarım.
Şiirimdeki temel yapı, antikitenin sarsılmaz mantığı ile trajedinin yıkıcı gücü üzerine kuruludur. Aristoteles’in form anlayışını ve Epikür’ün zihinsel dinginlik (Ataraxia) idealini, modern bir ruhun parçalanmışlığıyla birleştiriyorum. Her dize, bir lejyoner disipliniyle yerini almalıdır. Bir kelimenin zayıflığı veya bir imgenin yersizliği, sadece edebi bir hata değil, stratejik bir zafiyettir. Bu yüzden şiirimde tesadüfe yer yoktur; her telmih ve her teşbih, bilinçli bir akıl tarafından hedefe kilitlenmiş birer mühimmat gibidir.
Yazdıklarımda iki farklı varoluşun çatışmasını göreceksiniz. Biri “Gaius”, yani toprağa ve ölüme mahkûm olan insani tarafım; diğeri ise “Divinus”, yani zihnimin yarattığı o tanrısal, kaskatı ve ölümsüz karakter. Bu antoloji, bu iki kimlik arasındaki iç savaşın dökümüdür. “Eren Akbulut” isimli şiirim, bu savaşın en çıplak halidir; orada şiirsel süsten arınmış, doğrudan ve sert bir hakikat vardır. Çünkü bazen gerçek o kadar ağırdır ki onu imgeyle hafifletmek ihanete dönüşür. Bu yüzden yaşanmışlığı şiire dökmenin, yaşanmamışı yazmaktan daha zor olduğuna inanırım. Yaralı insan önce yarasını anlatmaya değil, ona şifa aramaya çalışır yara kapandığında ise artık o hâli bütün açıklığıyla tarif edemez.
Bu çatışmayı görünür kılabilmek için sürekli mitolojik ve tarihsel arketiplere başvurur, benzetmelerimi onların üzerinden kurarım. “Senin ismin bu muharebede Pyrrhus ben ise Roma’yım” derken, her duygusal galibiyetin beni tükettiğini fakat inşa ettiğim aklın kalacağını anlatmaya çalışırım.
Nero karakteri bu yüzden benim örnek aldığım akıllardan biridir. Roma yanarken sadece lir çaldı; ne yapsaydı, okyanusu Roma kentinin üzerine mi boşaltsaydı? Bazen sorunlara çözüm aniden gelişmez ve zaman gerektirir. Nero da bu yıkımı hemen düzeltemeyeceğini bilir ve en azından onunla yaşamayı öğrenir. Asıl olgunluk, sorunları çözmeye çalışırken tükenmek değil bazı yıkımlarla yaşamayı öğrenebilmektir.
Ben şiir yazarken Shakespeare’in aklını, Caesar’ın dehasını, Goethe’nin deneyimini, Milton’un bakış açısını, Epikür’ün sarsılmaz ruh dinginliğini, Aristippos’un aşırılığını, Dante’nin yolculuğunu, Aristoteles’in ortasını ve Sophokles’in duyguları yansıtma şeklini ortak bir noktada birleştirmeye çalışırım. Bu alandaki amacım, olmaz denileni oldurmak ve daha önemlisi tanımlı olanı tanımsız hâle getirmektir. Her gün en az beş satır yazmazsam yok olurum. Çünkü yazmak benim için basit bir heves değil, bir zorunluluktur. Yazdıklarımın bu bahsettiğim ustalar tarafından beğenilmeyeceğini düşünürsem onları hiç tereddüt etmeden silerim. Bu yöntemle yüzlerce şiiri ve denemeyi yok ettim.
Bu belki ukala bir yorum gibi algılanabilir ama şiirlerimi kavrayabilmek için en azından Antik Yunan ve Antik Roma dünyasında ciddi bir bilgi birikimine sahip olunması gerekir. Aksi takdirde metin sığ kalır; çünkü anlatım gücümün büyük bölümü bu dünyanın motifleri ve figürlerine dayanır. Yer yer Fars edebiyatının etkileri de görülebilir.
Benim poetikamda okyanuslar yanar, okyanusların en sığ yerlerine demir atılır ve altı yüzlü bir zarda yedi atılır. Bu bir delilik iddiası değil, rasyonel aklın bittiği yerde yeni bir hakikat alanı açma girişimidir. “Tartaros” veya “Nero Tragedyası” gibi eserlerimde yıkımı bir son olarak değil, bir oluş biçimi olarak ele alırım. GFD bu noktada devreye girer o yenilmez bir alter ego ve zapt edilemez bir akıldır.
Bu antolojiyi okuyan kişi, iyi bir şiir okumakla ilgilenmemelidir. Buradaki metinler, uçurumun kenarında tutunmaya çalışan bir zihnin parmak izleridir. Şiirim; sürekli atıf yaptığım ve bu metinde de isimlerini sıkça zikrettiğim ustaların gözetiminde girilmiş bir düello, kendi zehrini altın bir kadehte sunan bir şifadır.
Benim için şiir bittiğinde, okyanus aleve teslim edilmiş ve zihin bir süreliğine de olsa sessizliğe bürünmüş demektir. Geriye kalan ise anlaşılması güç, soğuk ve mağrur bir enkazdır. Bu anlattığım her şeyin en yalın hâli şudur: benim edebiyat dünyasına bırakacağım miras enkazdır. Ben hiçbir zaman inşa etmekten haz almadım; yıkımın içindeki sanatı ve tutunma çabasını daha değerli buldum. Yükseliş heyecan getirir ama asıl görülmesi gereken, o yükselişin kaçınılmaz düşüşüdür.
Okyanusu yaktığımda herkes alevlerin görkemine kapıldı; oysa ben, o harlı gürültü dindiğinde suyun dibine çökecek olan o mağrur küle odaklanmıştım. Benim antolojim, her dizesi bir lejyonerin kanıyla yazılmış, geri dönüşü olmayan bir Rubicon yürüyüşüdür. Zihnimin tabyalarında düşen her duygu, rütbesi ne olursa olsun, benim şahsi yasım ve tarihe verdiğim birer şehittir.
Benim bu dünyada sığınacak bir limanım hiç olmadı, bu yüzden kendime mermerden babalar seçtim. Gece gündüz süren bu zihinsel mesai, bir iktidar hırsı değil; o ölü devlerin karşısına çıktığımda “Oğlunuz olarak size layık mıyım?” sorusuna alacağım tek bir “Evet” cevabının kefaretidir. Bana vadedilen bu görkemli laneti, okyanusları yakarak bir efsaneye dönüştürüyorum. Çünkü biliyorum ki benim gibi bir Nikomakhos için ya o Panteon’da bir sandalye vardır ya da bu yangının içinde mutlak bir sessizlik.
14.04.2026
