The Truman Show’un o rengârenk stüdyosundan, kameraların ve bitmek bilmeyen tüketim repliklerinin arasından sağ salim çıktık. Peki, o kapıdan içeri girdiğimizde bizi ne karşılıyor?
Bu hafta, gerçekliğin en saf ve en “bedensel” hâline, Ettore Scola’nın 1983 yapımı başyapıtı Le Bal (Balo)’a bakıyoruz.
Ettore Scola’nın 1983 yapımı başyapıtı Le Bal (Balo), sinema tarihinde eşi benzeri çok az bulunan filmlerden biridir. Çünkü bu filmde tek bir diyalog bile yoktur. Ne bir anlatıcı sesi vardır ne de karakterlerin konuşmaları. Scola, yarım asırlık tarihi yalnızca müzik, dans, beden dili, kostümler, ışık ve mekân aracılığıyla anlatır. Film, Paris’teki tek bir balo salonunda geçer; ancak o salon zamanla bir ülkenin hafızasına, Avrupa’nın politik atmosferine ve insan ruhunun aynasına dönüşür. 1930’lardan 1980’lere kadar uzanan bu anlatıda değişen yalnızca müzikler değil; insanların bedenleri, bakışları, kıyafetleri, saçları, yürüyüşleri ve birbirlerine dokunuş biçimleridir. Le Bal, tarihin büyük kırılmalarını savaş meydanlarında değil, dans pistinin ortasında görünür kılar.
Truman stüdyodan kaçmayı başarmıştı. Le Bal’daki insanlar ise o balo salonuna, yani kolektif tarihin akışına hapsolmuş durumdalar. Orada dans etmek, hayatta kalmanın ve “ben buradayım” demenin tek yolu.
“Gerçeklik, kelimelerin bittiği yerde, insanın hareketinde başlar.”
Tek bir mekânda; loş, geniş ve yaşanmışlık kokan bir balo salonundayız. 1930’lardan 80’lere kadar Fransa’nın, dolayısıyla Avrupa’nın, 50 yıllık tarihini izliyoruz. Ama bu tarihi ders kitaplarından değil; değişen müziklerden, daralan etek boylarından, içeri giren asker postallarından ve insanların birbirine attığı sessiz bakışlardan okuyoruz. Tarihin büyük figürler yerine sıradan insanların yaşamları ve deneyimleri üzerinden anlatılışına; dans aracılığıyla toplumsal değişimlerin, dönemlerin ve sınıfsal yapıların beden diliyle aktarılışına şahit oluyoruz.
Filmde, daha ilk sahnelerden itibaren seyirci kelimelerin olmadığı ama her şeyin hissedildiği bir dünyanın içine girer. Yaşlı bir garson, henüz kapalı olan salonda gerekli hazırlıkları yapmaktadır. Dokuz kadın, müzik eşliğinde yavaş yavaş masalara yerleşir. Ardından on bir erkek birlikte içeri girer. Salonun loş ışıkları altında insanlar birbirlerini süzer, çekinir, yaklaşır ve geri çekilir. Orkestra çalmaya başlar ve dans başlar. Salonun “müdaavimi” olan bir avuç insanı tanıdığımız döngüsel anlatı, önce 1980’lerde karakterlerin yaşlanmış ve yorgun hâlleriyle başlar; ardından geriye giderek aynı kişileri farklı dönemlerin rolleriyle karşımıza çıkarır.
Filmin kronolojik dönemleri ve hafızalara kazınan spesifik sahneleri sosyolojik birer ayna niteliğindedir. Filmin en yaratıcı yönlerinden biri de, zamansal değişimlere rağmen aynı oyuncuların her dönemde farklı ama benzer karakterleri canlandırmasıdır.
Adeta bir zaman yolculuğudur.. 1930’lardan İkinci Dünya Savaşı’na, 1950’lerin rock’n roll döneminden 1960’ların hippi/pop kültürüne ve 1970’lerin sonundaki disko dönemine kadar uzanan dönemleri hissederiz. Hiç diyalog olmadığı için karakterlerin sınıfsal konumları ve yaşadıkları dönemin ruhu tamamen kostümler, saç tasarımları, müzikler, sirenler ve loş ışıklar üzerinden anlatılır. Kamera son derece hareketlidir; masaların arasında dolaşır, dans eden bedenlerin çevresinde döner ve zamanı adeta görünmez biçimde birbirine bağlar. Kameranın bir ayna vazifesi görmesi, filmin en güçlü yönlerinden biridir. Bu aktif kamera kullanımı sayesinde salon yalnızca bir dekor olmaktan çıkar; yaşayan bir organizmaya dönüşür.
Garson kahve hazırlarken ilk geri dönüş sahnesi başlar..
1936’daki Halk Cephesi döneminde salon bir anda politik bir arenaya dönüşür. Erkeklerin kasketleri, fötr şapkaları, kadınların şık elbiseleri sınıfsal ayrımı görünür hâle getirir. İşçi sınıfının coşkusu dönemin danslarına ve yüzlerdeki umuda yansırken, içeri gösterişli giyimli burjuva bir çift girer. Fötr şapkalı bir adam az önce salona giren gösterişli giyimli eş ile dans etmeye başlar. Diğer eş bu manzaraya dayanamaz, intihar etmeye kalkışır; durdurulur ve salondan ayrılırlar .Giderek dans pistindeki ritim sertleşir, insanlar birbirlerini itmeye başlar ve sonunda tokatlar havada patlar. Filmde birbirine tokat atan karakterlerin olduğu meşhur sekans, Fransa’daki Halk Cephesi döneminin yarattığı sınıfsal ve siyasi gerilimi yansıtır.
Ardından savaş yılları gelir ve salonun atmosferi tamamen değişir. Hava saldırısı alarmı sırasında birkaç kişi salona sığınır. II. Dünya Savaşı’nın gölgesi balo salonunun üzerine çöker. Renkler solar, masalara örtüler gelir ,kıyafetler sadeleşir, insanların yüzlerinden neşe çekilir. Salondaki ışıklar sık sık kararır; dışarıdan siren sesleri, bomba patlamaları ve silah sesleri duyulur. İnsanlar korku içinde birbirlerine sokularak dans etmeye devam eder. Karanlıkta yapılan bu sessiz danslar, filmin en unutulmaz anları arasındadır. Çünkü o anlarda dans etmek artık eğlenmek değil; korkuya rağmen hayatta kalmaya çalışmanın bir biçimidir.
Fransa’nın Nazi işgali altında olduğu bu dönem karanlık ve kasvetlidir. Sokağa çıkma yasakları ve bombardımanlar yüzünden salonun ışıkları söner. Karakterler dışarıdan gelen silah, siren ve bomba sesleri eşliğinde korku içinde, bazen yalnızca kibrit ya da mum ışığında dans etmeye çalışırlar. Savaşın getirdiği kıtlık nedeniyle lüks içkilerin yerini insanların paylaştığı küçük ekmek parçaları ve kısıtlı yemekler alır. Hava saldırısı alarmı çaldığında herkes sığınaklara kaçar; alarm bittiğinde ise salonda yalnızca genç bir çift kalır ve masadaki bir tabak spagettiyi paylaşırlar. Kıtlık ve savaşın yalnızlığı bu sahnede simgeleşir.
1944’te işgal ve kurtuluş sekansında salonun erkeklerinin neredeyse tamamı cephededir; pistte çoğunlukla kadınlar kalmıştır. Dans topluluğu nerdeyse tamamen cephede olan kocalarını hatırlayan kadınlardan oluşmaktadır. Radyoda Fransızca şarkılar çalarken bir Alman subayı ve onunla iş birliği yapan bir Fransız içeri girer. Salona giren Alman subayıyla birlikte atmosfer daha da sertleşir. İnsanların bakışları değişir, korku salonun içine yayılır. Dışarıdaki savaş içeride bedenlerin hareketine dönüşür. Ardından birden barış çanları çalar, dışarıdan çatışma ve silah sesleri yükselir. Alman subayı kaçar ve Paris’in kurtuluşunu simgeleyen neşeli Amerikan cazı salonu doldurur. Glenn Miller ezgileri çalmaya başladığında insanlar yeniden dans etmeye başlar. Bir sahnede savaştan tek bacağını kaybederek dönen bir adamın koltuk değneğiyle dans etmesi, filmin en acı ve en insani görüntülerinden biri olarak hafızaya kazınır.
1946’larla birlikte salon bu kez Amerikan kültürünün etkisine girer. Swing, caz ve rock’n roll ritimleri yükselir. Deri ceketli gençler, briyantinli saçlar, Elvis tarzı hareketler ve hızlı danslar dönemin ruhunu taşır. Kola şişeleri, yeni sswing dansları ve karaborsa malların satışı ve trompetler..
1956’larda Meksikalı müzik grubu çalar iken samba, tango dansları da yapılır. Bir grup genç rock’n roll dansı yaparken Afrika’da Cezayir Savaşı tüm hızıyla devam etmektedir. Film bu politik gerilimi doğrudan sloganlarla değil, bedenlerin çatışmasıyla anlatır. Irkçı saldırılar, dışlanan karakterler ve salondaki sertleşen atmosfer dönemin sömürgeci krizini görünür hâle getirir. Cezayir Savaşı’nın gölgesinde salonda ırkçı bir kavga çıkar ve Cezayirli bir genç tuvalette dövülerek kanlar içinde dışarı atılır.
1968’e gelindiğinde salon yeniden dönüşür. Uzun saçlı gençler, özgür beden hareketleri ve Beatles şarkıları eşliğinde dans eden öğrenciler salona doluşur. Salonun loş ışıkları altında insanlar birbirlerine sarılır, yere çöker, kahkahalar atar ve yeniden ayağa kalkar. El ele tutuşup The Beatles’ın Michelle şarkısı eşliğinde dans ederek barışı simgelerler…
1980’lere tekrar geri gelindiğinde dans bir süre devam etse de bırakılır. Herkes salondan ayrılır. Film ışıkların kapatılmasıyla sona erer.
İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının son temsilcilerinden olan yönetmen Ettore Scola, filmlerinde kullandığı karakterlerle simgeledikleri toplumsal rolleri son derece güçlü biçimde yansıtırken., sinemanın yalnızca diyalogdan ibaret olmadığını kanıtlar. Tarihin büyük kırılmaları, trajik olayları ve sosyolojik değişimleri; zekice harmanlanmış komedi unsurları eşliğinde saf sinema diliyle aktarılır. Birçok dönemin unutulmaz parçalarıyla bezeli bu nostaljik filmde de, sözün yerini alan müzik sayesinde her ülkeden seyirci tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek evrensel bir sinema dili kurar.
Le Bal, sinema ve gerçeklik ilişkisini “temsilin gerçekliği” ve “tarihsel gerçekliğin mikrokozmosu” temaları üzerinden tartıştırarak, koca bir Fransız yakın tarihini tek bir balo salonuna sığdırır.
Çünkü gerçeklik bazen bir balo salonundadır.
