Geçtiğimiz haftalarda Who Framed Roger Rabbit filmi üzerinden, giyilebilir teknolojilerin ve artırılmış gerçeklik uygulamalarının hayatımızın giderek merkezine yerleştiği bir çağda, “Hangi çizgide durduğumuzu gerçekten biliyor muyuz?” sorusunu sormuştuk.
Belki de bu soruyu sorgularken sinemanın o kadim özüne dönmek gerekiyor. “Sinema” sözcüğü, Eski Yunanca ‘’kínēma’’, yani “hareket” ile ‘’graphē’’, yani “yazım, kayıt” sözcüklerinin birleşiminden geliyor. Böylece sinema, en temel anlamıyla “hareketin yazımı” ya da “hareketin kaydı”; hareketi ve zamanı yeniden kuran bir sanat biçimi olarak düşünülebilir.
Dolayısıyla sinema aracılığıyla gerçeğin, hikâyenin, hatıranın ve tabii ki hafızanın bakış açısına göre ne kadar kırılgan hâle gelebildiğini bir kez daha görebiliriz. O hâlde bu hafta, insan ile hayal gücünün buluştuğu hibrit evrenlerin ardından rotamızı A Separation filmine çevirelim ve gerçeğin hafıza ve algının sınırlarında nasıl yeniden şekillendiğine bakalım.
Kadrajda, bir erkeğin imzasıyla ülke değiştirebilen bir kadın var. Erkeğin gövdesini önde, kadını ise geride görüyoruz. Ancak kadın imza atacağı sırada erkek artık arkasında değil. Kadının onayına ihtiyaç duyulmuyor. Kadraj bize yalnızca fiziksel bir konumu değil, aynı zamanda karakterler arasındaki güç ilişkisini de anlatıyor.Çünkü sinematografi, yalnızca gördüğümüzü değil, nasıl gördüğümüzü de belirliyor. Tek bir görüntü, birden fazla anlam taşıyabiliyor. Zaten ‘’photo’’,“ışık”, ‘’graphe’’ ise “çizmek, yazmak” anlamına geliyor. Yani sinematografi, en temel anlamıyla “ışıkla çizmek” demek; görüntü aracılığıyla bir anlam kurmak. Tıpkı Matrix’inaçılışında ya da sinema tarihinin pek çok filminde gördüğümüz ışık kullanımlarında olduğu gibi.
Peki A Separation, gerçeğin hafızanın sınırlarında nasıl değişebildiğini bize nasıl gösteriyor? Bir görüntü, bir anı ya da bir hikâye ne kadar değişirse hâlâ gerçek olarak kalabilir?
A Separation’da gerçeğin kendisinden çok, gerçeğin nasıl anlatıldığı önem kazanıyor. Film boyunca aynı olayın farklı kişiler tarafından farklı biçimlerde algılandığını, yorumlandığını ve aktarıldığını görüyoruz. Her karakter kendi açısından haklı, ancak bu haklılıkların hiçbiri bizi bütünüyle gerçeğin kendisine ulaştırmıyor.
A Separation , İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin 2011 tarihli filmi. Film, boşanmanın eşiğindeki Simin ve Nader’inhikâyesi üzerinden başlıyor. Simin, kızı Termeh ile birlikte İran’dan ayrılmak isterken Nader, Alzheimer hastası babasını bırakmayı reddediyor. Bu anlaşmazlık çiftin ayrılmasına yol açıyor.
Nader, babasına bakması için Razieh adında bir kadın tutuyor. Ancak Razieh’in bir gün evden ayrılması ve ardından yaşanan bir tartışma, iki aileyi karşı karşıya getiren bir olaylar zincirini başlatıyor. Bundan sonra film, tek bir olayın farklı karakterler tarafından nasıl farklı biçimlerde algılanabildiğini ve anlatılabildiğini izliyor.
Buradaki temel mesele aslında yalnızca boşanma ya da aile ilişkileri değil. Film, gerçek, yalan, vicdan, sınıf, inanç, sorumluluk ve hafıza gibi kavramları gündelik hayatın içinden sorguluyor. Kimin haklı, kimin haksız olduğuna kolayca karar vermemize izin vermiyor. Çünkü her karakterin kendi açısından anlaşılabilir bir gerekçesi var.
Filmin en dikkat çekici özelliklerinden biri, olayları seyirciye açıklamak yerine seyircinin kendisinin değerlendirmesine izin vermesi. Farhadi, çoğu zaman sade ve gerçekçi bir kamera kullanımı, doğal ışık ve gündelik mekânlarla hikâyeyi neredeyse belgesel gerçekliğine yaklaştırıyor.
Kamera karakterleri yargılamıyor. Onları çoğunlukla aynı mesafeden izliyor; bu da seyircinin herhangi bir karakterle tamamen özdeşleşmesini engelliyor. Özellikle tartışma sahnelerinde kamera, olayların merkezinde hareket ederken kimin haklı olduğunu bize söylemiyor. Böylece seyirci de karakterlerle birlikte parçaları birleştirmek zorunda kalıyor.
Filmde kapılar, koridorlar, camlar ve eşikler de önemli bir görsel işleve sahip. Karakterleri bazen bir kapının arkasından, bazen bir camın ardından, bazen de dar bir mekânın içinde izliyoruz. Bu görsel tercih, karakterler arasındaki mesafeyi ve iletişim kopukluğunu güçlendiriyor.
Bir başka önemli unsur ise kadrajın bilgi üzerindeki kontrolü. Kamera her şeyi göstermiyor. Bazen bir olayın yalnızca öncesini ya da sonrasını görüyoruz; olayın kendisi kadrajın dışında kalıyor. Böylece seyirci, karakterlerin söyledikleriyle gördüklerini karşılaştırmak zorunda kalıyor.
Bu açıdan A Separation’ın biçimi, anlattığı hikâyeden ayrı düşünülemiyor. Film, gerçeğin parçalı ve belirsiz olduğunu anlatırken bunu yalnızca diyaloglarla değil; kamera, kadraj, mekân, ışık ve kurgu aracılığıyla da hissettiriyor.
Mahkeme sahneleri bu açıdan özellikle dikkat çekici. Kamera çoğu zaman karakterlerin yüzlerine yaklaşırken biz de onların söylediklerine tanıklık ediyoruz. Fakat tanıklık etmek, bilmek anlamına gelmiyor. Çünkü sinema bizi yalnızca olayların tanığı değil, aynı zamanda onların yorumlayıcısı hâline getiriyor.
Bir çocuğun bakışı ise bu noktada filmin en güçlü unsurlarından birine dönüşüyor. Termeh, yetişkinlerin dünyasında olup bitenleri anlamaya çalışırken yalnızca bir çocuğun değil, aynı zamanda gerçeğin ortasında kalmış bir hafızanın temsilcisi gibi duruyor. Ondan beklenen, kimin doğru söylediğine karar vermesi. Fakat film ilerledikçe, bu kararın ne kadar ağır bir yük olduğunu fark ediyoruz.
Bir olayı hatırlamak, onu olduğu gibi yeniden kurmak anlamına gelmiyor. Hatırladığımız şey, gördüklerimiz, duyduklarımız, inandıklarımız ve inanmak istediklerimiz tarafından yeniden şekillenebiliyor. A Separation tam da bu nedenle gerçeği tek bir noktaya sabitlemek yerine, onu karakterlerin bakışları arasında dolaştırıyor.
Belki de filmin asıl sorusu “Kim doğru söylüyor?” değil. Daha zor olanı şu: Bir gerçeği bilmek için ne kadarına tanık olmamız gerektiğini soruyor. Çünkü biz de bir filmi izlerken yalnızca gördüklerimize inanıyoruz. Kamera neyi gösteriyorsa onu görüyor, neyi göstermiyorsa onu çoğu zaman bilmiyoruz. Bir kadrajın içine girenler kadar dışında kalanlar da hikâyeyi belirliyor.
A Separation bize bu yüzden yalnızca bir aile hikâyesi anlatmıyor. Gerçeğin, onu kimin anlattığına, neyin görüldüğüne ve neyin hatırlandığına göre nasıl değişebildiğini gösteriyor.
Belki de çizginin ötesindeki asıl gerçeklik tam burada başlıyor: Film bize gerçeği göstermiyor; gerçeğe bakışımızın ne kadar kolay değişebileceğini gösteriyor.
