1948 yapımı, özgün adıyla Ladri di Biciclette olan Bisiklet Hırsızları, savaş sonrası İtalya’da yitirilen insani duyguları, adaletsiz düzeni ve çaresizliği enikonu işleyen bir başyapıt. Film, savaşın ardından yalnızca yıkılmış bir ülkeyi değil, ayakta kalmaya çalışan insanların giderek aşınan umutlarını da gösteriyor.
Yıllardır iş arayan Antonio nihayet bir iş bulur. Fakat bu işin bir şartı vardır: İşini yapabilmesi için hemen o gün bir bisiklete sahip olması gerekir. Bisikleti olmazsa iş başkasına verilecektir. Antonio eve döner ve durumu eşine anlatır. Bunun üzerine evlerinde kalan ne varsa, çarşaflara kadar rehin verilir ve güçlükle bir bisiklet alınır.
Antonio’nun eşi fal gibi batıl inançlara sahip biridir ve sık sık fal baktırır. Antonio ise bunu küçümser; insanın böyle şeylerden medet ummasını saçma bulur. Onun için hayatın çözümü falda değil, çalışmakta ve kendi çabasında olmalıdır. Nitekim her şeyin yoluna gireceğine ve maddi sıkıntılarının sona ereceğine inanarak, büyük bir heyecanla ilk iş gününe gider.
Lakin filmin isminden de anlaşılacağı üzere bisikleti çalınır.
Antonio bunun üzerine küçük oğlunu da yanına alarak, eşine haber vermeden Roma’nın sokaklarını tek tek aramaya koyulur. Polise gider ve bisikletinin çalındığını söyler. Fakat polisler için bu, üzerinde durulacak kadar önemli bir mesele değildir. Antonio’nun kaybettiği şey onlar için yalnızca bir bisiklettir. Oysa Antonio için o bisiklet, yalnızca bir ulaşım aracı değil; ailesinin geçimini sağlayacak işin, dolayısıyla sahip olduğu bütün umudun kendisidir.
Bisikletini bulmasını sağlayacak bir kamera, takip cihazı veya herhangi başka bir imkân yoktur. Önünde ise Roma’nın geniş ve birbirine benzeyen sokakları vardır. Antonio’nun yaptığı şey aslında imkânsıza yakın bir arayıştır: Hiçbir ayırt edici özelliği olmayan bir bisikleti, koskoca bir şehirde yalnızca kendi gözleri ve hafızasıyla bulmaya çalışmak.
Bu kulağa çılgınca gelebilir. Fakat bir baba ve evini geçindirmek zorunda olan Antonio için bunun dışında yapabileceği hiçbir şey yoktur. Başka bir seçeneği kalmamıştır. Bu yüzden Antonio umuda tutunur ve bisikletinin peşine düşer.
Bulamadıkça hırsı artar, sinirlenir ve içten içe kendini yiyip bitirir. Her başarısız arayış, onu biraz daha çaresizliğin içine iter. Filmin sonlarına doğru bisikletini çalan kişiyi bulduğunu düşünerek bir adamı alenen suçlar. Fakat suçladığı kişinin gerçek hırsız olmadığı ortaya çıkar. Antonio burada sanki son bir kıvranışta bulunur. Belki gerçekten hırsızı bulacağına inanmıyordur; fakat hiç değilse bir şey yapmış olmak, bir ihtimali daha tüketmek ister. “O değilse de en azından denedim.” diyebileceği son bir hamledir bu.
Ve ardından Antonio, başta eşini eleştirdiği şeye, fala başvurur.
Çaresizliğin insanı getirebileceği yer belki de tam olarak burasıdır. İnsan, hayatını kendi iradesiyle kontrol edebileceğine inanırken, elindeki bütün imkânlar tükendiğinde daha önce küçümsediği şeylerden dahi medet ummaya başlayabilir. Antonio’nun falcıya gitmesi yalnızca bir sahne değil; karakterin başlangıçta sahip olduğu güvenin ne kadar aşındığının göstergesidir. Rasyonel bir adam, daha önce küçümsediği bir safsataya sığınmak zorunda kalmıştır. Çünkü belki de falcının söyleyeceği tek bir kelime ona kaybettiği motivasyonu geri getirecektir. Falcı ise herkes gibi onu da aldatır ve ucu kapalı bir cümle söyler: “Ya hemen şimdi bulursun ya da hiç.”
Fakat fal da bir işe yaramaz.
Antonio daha sonra şehir meydanına gelir. Her tarafta yüzlerce bisiklet park hâlindedir. Bu kalabalığın içinde, diğerlerinden biraz uzakta ve kimsenin görüş alanında olmadığını düşündüğü bir bisiklet görür. Antonio bisikleti gözüne kestirir. Oğluna biraz para verir, tramvaya binip gitmesini ve kendisinin daha sonra geleceğini söyler.
Sonunda kararını verir.
Gözüne kestirdiği bisiklete biner ve kaçmaya çalışır. Fakat bu kez hırsızın peşinde değildir; hırsızın kendisi olmuştur. Mahalleliler ve bisikletin sahibi onu görür, peşinden koşar ve uzun bir kovalamacanın ardından Antonio yakalanır.
Tam o sırada oğlu da babasını görür ve yanına gelir. Mahalleliler bisiklet sahibinden Antonio’yu karakola götürmesini ister. Fakat bisiklet sahibi, karşısındaki adamın hâline ve yanında duran biçare çocuğa bakınca Antonio’nun derdinin boyundan büyük olduğunu fark eder. Onu affeder ve karakola götürmez.
Film bundan sonra sona erer. Antonio ve oğlu eve doğru yürümeye başlarlar. Belki de eve gidiyorlardır. Belki de Antonio hâlâ bisikletini aramaya devam edecektir. Bunu bilmiyoruz. Tahminimce uçurumun kenarında, evini geçindirme derdinde olan bir baba umudunu yitirmemiştir ve bisikleti aramaya devam edecektir. Yok, eğer eve gidecekse kendisine bir darağacı hazırlayacağından eminim.
Umut insanı yaşatan bir dürtüdür. Fakat bazı zamanlarda bu yaşam öylesine menfur bir hâle bürünür ki insan, umudun hiç yeşermemiş olmasını diler. Keşke hiç açmasaydı o çiçekler ve baharın geleceğini birtakım sembollerle haber etmeseydi. Çünkü umut, bazen insanı yaşatırken bazen de onu kaçınılmaz bir hayal kırıklığına sürükler.
Çaresizlik umutla birlikte yürür. Bu filmdeki derin metafor, çaresizliğin ne olduğunu anlatmak için kullanılabilir. “Çok çaresizim.” demek mi, yoksa koca bir şehirde küçük oğlumla birlikte yayan, çalınmış bisikletimi aramaktayım demek mi daha etkili olurdu? Roma’nın uçsuz bucaksız sokaklarında, nereye gittiğini bilmeden, elinde hiçbir imkân olmadan bir bisikletin peşine düşmek… Çaresizliği anlatmak için bundan daha büyük bir görüntüye gerek var mı?
“Ve umut olmasaydı nasıl katlanacaktınız yaşama, siz idrak edenler?”
— Nietzsche
Bu filmde sistem bir insanı canavara çevirdi ve o canavar Antonio’nun bisikletini çaldı. Ardından sistem Antonio’yu bir canavara çevirdi ve Antonio da bir bisiklet çalmaya kalktı. Çünkü artık yalnızca bisikletini kaybetmiş bir adam değil, hayatta kalabilmek için başkasının sahip olduklarına göz dikmek zorunda bırakılmış bir insandı.
Fakat başaramadı.
Ve ironik olan şudur ki Antonio’yu yeniden insan yapan şey, sistemin adaleti değil, başka bir insanın merhameti oldu. Bisikleti çalınan kişi, Antonio’yu biçare oğluyla birlikte görünce onu affetti. Böylece Antonio, onu canavarlaştıran düzenin içinden, başka bir insanın merhameti sayesinde yeniden topluma kazandırıldı.
Belki de filmin en acı tarafı budur: Sistem insanı canavarlaştırabilir; fakat insanın insana göstereceği merhamet, o canavarı yeniden insana dönüştürebilir. El de en azından bir tutam merhamet olmalı ki canavar olmaya itilmiş kimilerini, belki de tek bir kelimeyle, hayata döndürebilelim.
07.08.2026
