Hikmet Feridun Es’in “Kaybolan İstanbul’dan Hatıralar” kitabı nice zamandır rafta duruyordu. Sonunda elime alıp okumaya karar verdim. Ön söz kısmında bir gün Arjantin’de orta yaşlı bir İstanbulluyla karşılaştığını belirtiyordu. İstanbullu otuz senedir İstanbul’u görmemişti. Gözünde tütüyordu. Tabi Hikmet Feridun Es’i görünce eteğindeki taşları, kalbindeki istek ve arzuları döküverdi. Şunu yapacağım, bunu yapacağım, oraya gideceğim buraya gideceğim. Gideceğim de gideceğim diyordu. Tam bu noktada kitabın arka kapağına da konu olan meşhur bir cevap vardı.
Git dostum git! Yerlerinde bulabilirsen hepsine git! İstanbul dünyanın en çok değişen şehri. Hem yalnız semtleri ile değil, tipleri ile eğlence alemleri adetleri ile yemekleri ve kaybolan bazı ağız tatları ile değişti. Nerede akşamları bir sokak feneri altında ayaklı tablasını kurup gece yarılarına kadar muhallebi satan beyazlar giyinmiş seyyar muhallebici? Nerede; “Naaneee suyu! Keeekiiik suuyu!” diye şişeleri meşin ceketinin geniş ceplerinde sokak sokak dolaşan zat? Ve bir köşe başında yıldırım gibi önümüze çıkıp, sonra asmalı dar bir sokağın loşluğunda bir hayal gibi kayboluveren alev rengi elbiseli, eli fenerli, yangın habercisi, köşklü? O sahici san’atkar Eyüp oyuncakçısı ne yapıyor? Nerede o usta Beykoz paçacısı? Artık paça pişmiyor mu? Nerede “Gökte melek, yerde bulut! Goy goy canım!” diye kapı kapı dolaşan gogoycular? Nerede faytonun bir tarafına yaslanıp bıyık bükerek kadınlara işaret eden Kuşdili Don Juan’ı? Hepsi sanki koşa koşa bir masalın içine girip gözlerden kayboldular.
Kitabın sayfalarında ilerledikçe bu kederli hayal kırıklığı daha çok göze çarpıyor. Bazen televizyonlarda veya diğer medya mecralarında duyup ah vah ettiğimiz eski istanbul mevzusu Hikmet Feridun Es’in kaleminden daha net şekilde anlaşılıyor. Zaten kitabı merak edip okuyanlar da eminim hak verecektir.
Ben meselenin somut manada anlaşılması için sadece bir başlığa değinmek isterim.
“Eski Mısır Çarşısı” başlıklı bölümde kederli bir tasvir var. Yeni Cami etrafında dönüp duran arabalar için trafik cehennemi diyor. Yazarımız bugünleri görseydi ne derdi çok merak ettim doğrusu. Bu otomobil döngüsünü ayin yapar gibi diyerek de eşsiz bir benzetme yapıyor. Kısa süre sonra Paçacılar kapısından çarşıya giriyoruz. Hemen Ebucehil karpuzları dikkatini çekiyor. Ardından eşek sütü dolu kavanozlar ve sülükler… Ebucehil karpuzu için şu ilginç bilgiyi veriyor. Yaşlıların en iyi romatizma ilacıdır. Hatta öyle kıymetlidir ki taa İstanbul’dan Londra’ya bile götürülmüşlüğü vardır. Eşek sütünün de boğmacaya iyi geldiğini belirtiyor. Mısır Çarşısı ürün zenginliğini Asya’dan Afrikaya dünyanın birçok noktasından gelen ürünlerden alıyordu. Adeta bir eczaneydi. Kaplumbağa yumurtası, yılan gömleği, tavşan yağı, yedi dükkan süprüntüsü gibi çok ilginç şeyler vardı. Bunların nelere deva olduğunu da tek tek izah etmiş. Su kaplumbağasının etinin de pek lezzetli olduğunu ve dünyada iştahla yenilen bir şey olduğunu dile getirmiş.
Laf aramızda yıllar önce bir arkadaşım Dubai’de çalışıyordu. Otelde kaplumbağa çorbasının içildiğini ve meraklıları olduğunu dile getirdi. Ben de bunu kalabalık bir arkadaş ortamında ifade ettim. Masadaki tiksintinin tarifi yok. Herkes fena şekilde yüz buruşturdu.
Biz lafımıza devam edelim. Yazar, tavşan yağı için tütsü olarak kullanıldığına inananlar olsa da bunun yanlış olduğunu domuz yağının tütsü olarak kullanıldığını dile getiriyor. Deve yağları, kısaca mahmut, körükçü macunu gibi ürünlerin varlığını da ilk kez bu kitap vesilesi ile öğrenmiş bulunuyorum.
Çarşının diğer özelliği de parfümeri kısmının olmasıydı. Burada fil dişinden ve balıklardan çıkarılan yağların ne kadar kıymetli olduğu belirtilmiş.
Mısır Çarşısı adına biraz da sözü yazara bırakalım. “Mısır Çarşısı bugünkü birçok tıp problemine daha asırlarca önce çareler bulmuştu. Mesela bunlardan biri doğum kontrolü ilacıydı. Bunun için siyah bir horozun ödünü kullanmak kafiymiş.” Gördüğünüz gibi türlü türlü tedavi yöntemleri çarşıda karşımıza çıkıyor. Sadece insanlar için değil hayvanlar ve nebatlar için de ilaçlar vardı.
Satırların sonuna gelirken şimdi çarşıyı gözümün önüne getirdim. Hikmet Feridun Es’in anlattıkları ile bağlantısı var mı düşündüm. Gördüğüm bildiğim kadarıyla neler var ben size sayayım. Lokumcu, kuyumcu, hediyelik eşyacı, baharatçı, kuru yemişçi… Gördüğünüz gibi eski çarşının yerinde yeller esiyor. O zaman Hikmet Feridun Es kitabın başlığını koyarken yani Kaybolan İstanbul’dan Hatırlar derken pek de haksız değil.
Son söz niyetine…
Kitap dizinle birlikte 486 sahife oldukça hacimli bir kitap diyebilirim. Kitabın derleyeni olarak Selçuk Karakılıç gözüküyor. Ona da teşekkürü borç bilirim. Kitabı son eklemelerle birlikte altı bölüme ayırmış. Ayrıca tashihi için büyük emek vermiş. Kitabın kapağı baştan başa eflatun rengine bezenmiş. Sanırım İstanbul erguvanlarından esinlenilmiş. Son derece şık düşünülmüş bir hareket diyebilirim. İstanbulseverler, maziyi özleyenler, hatıraseverler kitabı edinip okuyabilir.
Kaynakça: Hikmet Feridun Es, Kaybolan İstanbul’dan Hatıralar, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2010
