1969 yılında Tokat’ın Zile ilçesinde doğan Nurhan Buhan, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını Gazi Üniversitesi Türk Halk Bilimi alanında tamamlayan Buhan; öğretmenlik, editörlük, hikâye atölyesi eğitmenliği ve edebiyat çalışmalarıyla uzun yıllardır Türkçenin ve hikâyenin izini süren bir isim.
Çeşitli dergilerde yayımlanan hikâye ve denemeleriyle dikkat çeken yazar, ilk hikâye kitabı “Suyu Anlattım”da; anne figürü, çocukluk hafızası, şehir yalnızlığı, içsel kırılmalar ve insanın kendisiyle kurduğu sessiz bağları sade ama derinlikli bir anlatımla okuruna ulaştırıyor.
Biz de Nurhan Buhan ile “Suyu Anlattım”ın hikâyesini, yazma serüvenini ve suya anlatılan insan hâllerini konuştuk.
İsmail Zorba: Uzun yıllardır yazıyor, dergilerde hikâyeler yayımlıyorsunuz. Peki sizi bir kitapta buluşturan duygu neydi?
Nurhan Buhan: Ortaokul yıllarımdan itiberen yazdım. İlk hikâyem üniversitedeyken kitaptaki bazı hikâyeler de yıllar içinde çeşitli dergilerde yayımlandı, ancak yazmak benim için hiçbir zaman bir kitaba ulaşma telaşı olmadı. Hikâyeler hayatın içinde yaşananlar, gözlemlenenler, dinlenenler ve okunanlardan doğdu. Bazıları yıllarca bekledi, bazıları zamanını bulunca yazıldı, biraz demlendi, biraz da beni bekletti.
Neden ilk kitap için bekledim? Aslında bu biraz kişisel olgunlukla alakalı. Mevlana’nın “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır.” dediği gibi herhâlde mükemmel anlatım, mükemmel kitap peşine düştüm. Nihan Kaya “İyinin karşıtı kötü değil mükemmel.” diyor. Bu yaşın olgunluğunda kusursuzluğun mümkün olmadığını anladım artık. Bu duygusal hazır oluştan sonra beni kitaba götüren duygu aslında çevremin benden kitap beklentisi diyebilirim. Avrasya Yazarlar Birliğinde beraber atölye çalışmaları yaptığımız değerli yazarımız Osman Çeviksoy bu beklentileri ateşledi.
İsmail Zorba: Kitabın adı oldukça dikkat çekici ve metaforik bir çağrışım taşıyor. “Suya Anlattım” ismi nasıl doğdu?
Nurhan Buhan: Büyüklerimiz “Kötü bir şey olunca içinde tutma, suya anlat.” derlerdi. Bu sözü Adaya Doğru hikâyemde kullanmıştım. İnsan anlatarak hafifler. Su da anlatılanı alıp götüren, yükü hafifleten bir dost gibi. Bu söz çok derin bir kültür birikimi taşıyor.
Suyun hem kültürel hafızamızda hem de edebî gelenekte oldukça güçlü sembolik karşılıkları var. Deniz, akarsu, göl gibi su kaynaklarının ruhu olduğuna inanılmış; sözlü kültürde de çoğu zaman sırdaş, tanık ve taşıyıcı bir varlık olarak karşımıza çıkıyor.
Kitaptaki hikâyeleri bir arada değerlendirdiğimde, farklı karakterlerin birbirine benzeyen duygusal yükleri taşıdığını gördüm. Anlatılamayan duygular zamanla insanın iç dünyasında bir yük hâline gelebilir. Bu yüklerin merkezinde hafıza, yalnızlık, özlem, kayıp, aidiyet ve insanın kendisiyle kurduğu içsel bağ yer alıyordu. Bu yönüyle suyun, kitapta anlatılan birçok hikâyeyle güçlü bir ilişki kurduğunu düşündüm.
Kitaba isim arayışım sırasında bir liste oluşturmuştum. Kitap basılmadan önce fikirlerini almak için okuttuğum veya listemi gören birkaç okurun benzer bir isim önermesi bir tevafuk oldu.
İsmail Zorba: “İçinde tutma, kimseye anlatma; suya anlat, suyla akar gider.” cümlesi kitabın ruhunu taşıyan cümlelerden biri gibi görünüyor. Sizce insan bugün en çok neyi içinde tutuyor?
Nurhan Buhan: Modernite ve teknoloji çok sayıda imkân sunuyor lakin insanlar gittikçe bireyselleşiyor, yalnızlaşıyor ve çevresine yabancılaşıyor. İnsanlar çoğu zaman yaşadıkları hayal kırıklıklarını, kayıplarını ve iç çatışmalarını görünür kılmak yerine iç dünyalarında taşımayı tercih ediyorlar. Bu sebeple günümüz insanının en çok bastırdığı duygunun kırgınlık ve yalnızlık olduğunu düşünüyorum.
İsmail Zorba: Hikâyelerinizde anne figürü çok güçlü hissediliyor. Anne sizin anlatı dünyanızda neden bu kadar merkezi bir yerde duruyor?
Nurhan Buhan: Anne sadece anlatı dünyamın merkezinde değil hayatımın merkezinde. Son yıllarda psikoloji paylaşımları da gösteriyor ki anne figürü, bireyin kimlik oluşumunda ve hafızasının şekillenmesinde belirleyici bir yere sahip. Hikâyelerimde annenin merkezi bir konumda bulunmasının nedeni hem kişiliğin oluşmasında hem de kültürel aktarımdaki önemi. Bu nedenle anne bireysel olduğu kadar toplumsal bir anlam da taşıyor.
İsmail Zorba: Özellikle kadın ruhunun ayrıntılara bakışı, çocukluk hafızası ve içsel kırılmalar hikâyelerinizde çok belirgin. Bu duyarlılık yazarken kendiliğinden mi oluşuyor yoksa bilinçli olarak mı besleniyor?
Nurhan Buhan: Her iki unsurun da etkili olduğunu söyleyebilirim. Yazma sürecinde şahsi gözlemler ve hayat deneyimleri önemli bir birikim oluşturuyor. Bunun yanında okuma faaliyetleri, kültürel hafıza ve insan psikolojisine yönelik ilgim de bu duyarlılığı besliyor. Özellikle çocukluk hafızası ve kadın deneyimi, bireyin dünyayı algılama biçimini anlamak açısından zengin anlatı imkânları sunuyor. Sanırım yazarken bütün bunlar dünyaya bakma biçimimin tabii sonucu olarak metinlere sızıyor.
İsmail Zorba: Kitabınızda çocuk anlatıcıların dünyası oldukça etkileyici. Çocuk bakışının saflığı ve hayret duygusu sizi neden bu kadar cezbediyor?
Nurhan Buhan: Çocukların her şeye öyle saf bir merakı var ki onların bu keşif duygusu beni çok etkiliyor. Biz yetişkinler büyüdükçe alışkanlıkların içinde hayret etmeyi unutuyoruz. Kişilik olarak da ben bu duyguyu kaybetmemek için özel çaba harcıyorum. Yazma gayem biraz da kaybettiğimiz o hayret duygusunu geri çağırmaktır. Çocuk anlatıcılar bana bu imkânı veriyor. Onların gözlerinden bakınca hem bireysel deneyimler hem de toplumsal gerçeklik farklı bir perspektiften görünür hâle gelebiliyor.
İsmai Zorba: “Çarşı”, “Adaya Doğru”, “Vefasız mı Oldum Ben” gibi hikâyelerde sıradan hayatların içinden çok güçlü duygular çıkıyor. Sizce iyi hikâye büyük olaylardan mı yoksa küçük ayrıntılardan mı doğar?
Nurhan Buhan: Aslında iyi hikâye anlatma gücünden doğar. Benim hikâye anlayışımda olaydan çok durumun ve küçük ayrıntıların ön plana çıktığını düşünüyorum. Hikâyeleştirme fikri çoğu zaman ayrıntıların içindeki görünmez anlamı fark ettiğimde başlıyor. Günlük hayatın sıradan görünen ayrıntıları, insan psikolojisini ve toplumsal ilişkileri görünür kılma açısından oldukça işlevsel. Bu nedenle iyi hikâyenin kaynağının çoğu zaman dikkatle gözlemlenmiş küçük ayrıntılar olduğu kanaatindeyim.
İsmail Zorba: Bazı hikâyelerinizin sonlarında okuru beklenmedik bir kırılma karşılıyor. Özellikle final sürprizlerini bilinçli mi kuruyorsunuz?
Nurhan Buhan: Öyle hikâyelerimin sonlarını önceden yazmış oluyorum. Hikâyeyi o sona ulaşmak için kurguluyorum. Böylece hikâyenin anlam katmanları derinleşiyor. Ben okurun hikâyeyi bitirdikten sonra bir süre sessiz kalmasını, dönüp yeniden düşünmesini istiyorum.
Amacım okuru şaşırtmaktan daha çok hayatın tabii akışını aktarmak, çünkü hayatın kendisi de çoğu zaman beklenmedik sonlara gebe.
İsmail Zorba: “Suyu Anlattım”daki dil oldukça sade ama aynı zamanda derinlikli. Türkçe öğretmeni olmanızın dil hassasiyetinize etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Nurhan Buhan: Edebiyata olan merakım sebebiyle Türk dili ve edebiyatı öğretmeni oldum. Mesleki hayatım boyunca dilin kültürün taşıyıcısı olma özelliğini önemli buldum. Dil varsa kültür var, kültür yaşıyorsa millet yaşıyor. Edebî eserler bu taşıyıcılığın kalıcı bir aracı.
Yazarken dilin sanatlı, gösterişli olmasından çok samimi ve sahici olmasına önem veriyorum. Çünkü edebî metinde dil, anlamın kurulduğu anlatım aracı olarak okurla bağ kurmamızı sağlıyor. Bu nedenle mümkün olduğunca sade bir anlatımı tercih ediyorum ama bu sadeliğin yüzeyselliğe dönüşmemesine, anlatımı yoksullaştırmamasına da dikkat ediyorum. Özellikle hikâye kısa bir tür ve Hemingway’in dediği gibi asıl anlatılan buzdağının altında. Bana göre dildeki sadelik hikâyenin gereksiz yüklerden arındırılarak anlama yoğunlaşmasıdır.
İsmail Zorba: Bugün gençler hızla tüketilen bir dünyanın içinde yaşıyor. Sizce hikâye hâlâ insanı durdurabilen bir güç taşıyor mu?
Nurhan Buhan: Sadece gençler değil artık yetişkinler de hızla tüketiyor. Her çağın kendine has özellikleri var içinde yaşadığımız çağın özelliği de bu. Dışardan baktığımızda insan değişiyor, zaman değişiyor ama anlatı ihtiyacı değişmiyor. Dijital çağın hızına rağmen hikâyeleştirerek anlatmanın etkisini koruduğunu ve gelecekte de koruyacağını düşünüyorum. Çünkü hikâye, insanın kendisini ve çevresini anlamlandırma ihtiyacına karşılık veren temel anlatı biçimlerinden biri. Bu yüzden hikâyenin gücüne inanıyorum. Hâlâ insanı durdurabilir, düşündürebilir ve kalbine ulaşabilir.
İsmail Zorba: Kitabınızda modern hayatın yalnızlaştırdığı insanlara da sık sık rastlıyoruz. Sizce günümüz insanı en çok hangi duyguda eksiliyor?
Nurhan Buhan: Paylaşmak, hoş görü ve aidiyet duygusunda eksildiğimizi düşünüyorum. Geleneksel toplumsal yapıların çözülmesi, bireyselleşmenin artması ve teknolojik dönüşümler insanların birbirleriyle kurdukları ilişkileri önemli ölçüde değiştirdi. Bu durum bireyin kendisini bir topluluğa, mekâna ya da ilişkiye ait hissetmesini zorlaştırabiliyor. Hikâyelerdeki yalnızlık teması da büyük ölçüde bu toplumsal dönüşümün birey üzerindeki etkilerini görünür kılmaya yönelik bir çabanın sonucudur.
İsmail Zorba: “Yorgun Değildi Yüreği” hikâyesindeki gençlik coşkusu ile kitabın genelindeki içsel yorgunluk arasında bilinçli bir karşıtlık mı kurdunuz?
Nurhan Buhan: Evet, bu karşıtlık bilinçli olarak oluşturuldu. İnsan hayatı farklı dönemlerde farklı ruh hâllerini deneyimliyor. Gençlik daha çok imkânlar ve beklentiler üzerinden şekillenirken, ilerleyen yaşlarda deneyimlerin ve kayıpların ağırlığı hissedilebiliyor. Kitapta bu iki ruh hâlinin yan yana bulunması, insan yaşamının bütüncül yapısını gözlemlemekten kaynaklanıyor. Dikkat edilirse kitabın hiçbir yerinde umut tamamen kaybolmaz. Çünkü yüreğin yorulması başka şeydir, umudun tükenmesi başka şey.
İsmail Zorba: Hikâyelerinizde İstanbul, vapurlar, çarşılar, evler ve gündelik hayatın küçük ayrıntıları çok canlı. Yazarken önce mekân mı gelir size, duygu mu?
Nurhan Buhan: Mekân duyguyla beraber gelir. Mekân, karakterlerin psikolojik durumlarını ve hikâyenin atmosferini belirleyen önemli bir yapı unsuru elbette, ancak benim için mekân olayların geçtiği fiziksel bir çevre olmaktan ziyade hikâyenin karakterlerinden biri. İnsan nasıl yaşadığı yerlerden etkileniyorsa hikâyeler de mekânların ruhunu taşır.
İsmail Zorba: Editörlük ve hikâye atölyesi çalışmalarınız oldu. Başkalarının metinleriyle uğraşmak kendi yazarlığınıza nasıl katkı sağladı?
Nurhan Buhan: Atölyelerde ve editörlük süreçlerinde bir metin üzerinde çalışırken insan kendi yazarlığını da eğitiyor. Bu çalışmalar metne farklı açılardan bakabilme becerisi kazandırdı. Bir yazar olarak kendi metninize çoğu zaman içeriden bakarsınız, ancak bu süreç kendi hikâyelerime de dışarıdan değerlendirme yapmayı öğretti.
Ben kendimi her zaman öğrenci olarak hissettim. Atölyeler her şeyden önce benim için birlikte öğrenme ortamı. Bu sebeple teknik konularda kendimi geliştirmek için sürekli okuyor, seyrediyor ve dinliyorum. Öğretmek için öğrendiklerimin de bana büyük katkısı var.
İsmail Zorba: Bir hikâyenin “tamamlandığını” nasıl anlıyorsunuz? Yazmayı bıraktığınız o son an sizin için nasıl bir histir?
Nurhan Buhan: Metnin kendi iç tutarlılığına ulaştığını, karakterlerin ve anlatının gerektirdiği bütün unsurların yerli yerine oturduğunu hissettiğim noktada hikâyeyi bitmiş kabul ediyorum; ancak bir hikâyenin tamamlandığı hissini hiç yaşamıyorum. Ben zihnimde onları bitse de yazmaya devam ediyorum. O sebeple hikâyelerim okuruyla hemen buluşamıyor. Dergilerde yayımlansa bile üzerinde değişiklik yaptığım hatta adını değiştirdiğim hikâyeler var. Kitap belki o sebeple ertelendi. Şimdi kitaptaki hikâyelerle bağımı kestim, diye düşünüyorum. Gerçekten bağımı kesmeyi başarabildim mi, bunu zaman gösterecek.
İsmail Zorba: Okurlarınızın kitabı bitirdiğinde içlerinde hangi duygunun kalmasını istersiniz?
Nurhan Buhan: Okurun kitaptan altını çizeceği büyük cümlelerle değil, küçük bir sızıyla ayrılmasını isterim. Hayatta da yaşananlar unutuluyor, hisler unutulmuyor. Görünenin altında görünmeyenler olduğu duygusuyla kalsınlar isterim. Eğer okur kitabın sonunda kendi hayatına, çevresine ve bütün insanlara farklı bir gözle bakabiliyorsa istediğim olmuş demektir.
İsmail Zorba: Bugünün genç yazar adaylarına özellikle hikâye yazmak konusunda ne söylemek istersiniz?
Nurhan Buhan: Hikâye yazmak bir birikim işidir, önce dolmak gerekir. Bunun için genç yazar adaylarının öncelikle çok okumalarını isterim. Çünkü iyi yazmanın yolu iyi okumaktan geçiyor. Farklı türleri, dönemleri ve yazarları okumak bizi geliştirir.
Yazarlık elbette yetenek işidir; ancak sürekli öğrenme ve geliştirme çabasıyla gelişen, ilerleyen bir süreçtir. Bunun için sabırlı olmamız gerekir. İyi hikâye yalnızca teknik bilgiyle kurulmaz; tecrübeyle, gözlemle ve insanı anlamaya çalışmakla derinleşir. Bu sebeple iyi bir gözlemci olmalı; kitapların yanında insanı, hayatı, sokakları, yüzleri, sessizlikleri de okumalıyız.
Dilin doğru kullanımı iyi metinleri okuyarak öğrenilebilir. Özellikle sosyal medya ortamlarında sürekli önümüze düşen paylaşımlarda dil, çoğunlukla özenli kullanılmıyor. Bu durum seçici okuma yapmadığımızda bizim dilimizi de etkiliyor. Yazdıklarımızın dili üzerinde titizlikle çalışmamız gerekir.
Özellikle hikâye yazmak istiyorlarla hikâyenin az sözle derin anlatma sanatı olduğunu unutmamalarını isterim. Bunun için yaratıcılıklarını öldürmeden yazabildikleri kadar yazmalarını sonra yazdıklarından atabildikleri kadar atmalarını tavsiye ederim.
İsmail Zorba: Son olarak… Eğer “Suyu Anlattım”ı tek bir cümleyle anlatmanız gerekseydi, okura hangi cümleyi söylerdiniz?
Nurhan Buhan: Suya anlattım.

