MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK
İnsanın özünü koruyarak dönüşmesi, tarihin en çetin sınavlarından biridir. Toplumlar da insanlar gibidir; yönlerini değiştirmeye, yeni bir medeniyetin kapısını aralamaya görsünler, kendilerini hemen bir kimlik krizinin ortasında bulurlar. Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey ile Râkım Efendi romanını sayfalarını çevirirken, bu sancının tam 151 yıl önce nasıl yaşandığını sadece okumadım, adeta hissettim. 1875’te kaleme alınmış bu metin, bugün bile sokaklarımızda, ekranlarımızda ve hatta kendi iç sesimizde yankılanan o kadim soruyu soruyor: Değişmek, çağa uyum sağlamak ama nasıl?
Dürüst olmak gerekirse, kitabı ilk elime aldığımda türünün ilk örneklerinden bir olması sebebiyle biraz da okuduğum eleştiri yazılarının etkisiyle basit roman kurgularından birini bulacağımı sanıyordum. Fakat sayfalar ilerledikçe karşımda acemi bir roman yazarı değil, adeta kahvehanede önüme oturmuş, bir yandan çayını yudumlarken bir yandan da mahallenin iki gencini anlatan eski bir dost buldum. Ahmet Mithat, o bilinen meddah edasıyla sık sık araya girip bana, yani okuyucusuna “Ey kâri!” diye seslendikçe kendimi bir kitabın sayfalarında değil, canlı bir sohbetin tam ortasında hissettim.
Hikâyenin bir ucunda Felâtun Bey var. Kitabı okurken Felâtun’un düştüğü durumlara gülerken, içten içe bir ürperti hissettiğimi itiraf etmeliyim. Batı’yı sadece Beyoğlu’nun lüks dükkânlarında, şık terzilerinde ve yarım yamalak Fransızca kelimelerin arkasında arayan bu mirasyedi bana hiç yabancı gelmedi. Kafamı kaldırıp bugünün dünyasına, sosyal medya akışlarına baktığımda; sadece markalarla, lüks tüketim çılgınlığıyla veya dekoratif bir modernlikle var olmaya çalışan yüzlerce “Felâtun” gördüm. Ahmet Mithat’ın 19. yüzyılda hicvettiği o yüzeysel insan tipi, aslında bugün etrafımızı saran o büyük illüzyonun tam kendisiydi.
Diğer ucunda ise Râkım Efendi duruyor. Râkım’ı okurken, onun her adımı hesaplayan, emeğiyle var olan dik duruşuna hayran kalmamak elde değil. Doğu’nun terbiyesini ceketinin astarında taşırken Batı’nın ilmini beynine kazıyan bu genç adam, bana hepimizin hayatında eksikliğini duyduğu o dengeyi hatırlattı. Râkım’ın evindeki cariyelik meselesi veya yazarın onu kusursuzlaştırma çabası bugünün gözlüğüyle bakıldığında bana biraz eski ve didaktik gelse de onun iş ahlakı ve rasyonalizmi zamansız bir pusula gibiydi. Yazarın Râkım üzerinden kulağıma fısıldadığı şey çok netti: “Dünyanın bilgisini, disiplinini al; ama akşam kendi evine, kendi toprağına döndüğünde kim olduğunu unutma.”
Kitabın kapağını kapattığımda, Türk edebiyatının bu ilk adımlarından birinin bana ne kadar ayna tuttuğunu fark ettim. Bizler hâlâ köklerimizle gökyüzümüz, geçmişimizle geleceğimiz, Doğu ile Batı arasında gidip gelen o sarkacın üzerindeyiz. Kendi kendime sordum: Ben bugün ne kadar Râkım’ım ne kadar Felâtun? Ne zaman hayatı sadece bir gösterişten ibaret sansam Felâtun’un o trajikomik hayaleti beliriyor odada; ne zaman emeğe, akla ve değerlerimize sarılsak Râkım’ın sakin ve huzurlu tebessümünü hissediyorum.
Şimdi aynaya bakma sırası bizde. Modern dünyanın bize sunduğu pırıltılı vitrinlerin karşısında dururken, cebimizdeki başarılar ve ruhumuzdaki değerler ne kadar bize ait ne kadar ödünç alınmış? Bugün giydiğimiz kıyafetlerden, kurduğumuz cümlelere ve harcadığımız zamana kadar; gerçekten emeğiyle var olan birer Râkım Efendi miyiz, yoksa sadece çağın modasına ayak uydurmaya çalışan dijital birer Felâtun Bey mi?
.
