Geçtiğimiz hafta Close-Up (Yakın Plan) filmini incelemiş, sinemanın gerçeği yalnızca taklit etmediği; onu yeniden kurduğu fikri üzerinde durmuştuk.
Filmin adının da “Yakın Plan” olmasına atıfla, belki de gerçekliğin ona ne kadar yakından baktığımızla ilgili olduğu sonucuna varmıştık.
Bu hafta ise Rear Window’da bahsettiğimiz gözetleme ve algıya dair psikolojik okumaya, felsefi bir katman ekleyerekThe Truman Show ile devam edeceğiz. Filmin açılışında söylendiği gibi: “Burada olan her şey gerçek, sadece kontrol altında.”
Film, Truman’ın doğrudan aynaya bakarak konuştuğu bir sahne ile başlar. Sinemada aynaya bakmak, tiyatronun imkân vermediği bir tekniktir ve avantajı, seyircinin gözlerinin içine bakarak aslında bir tür kırılmış bakışla seyirciye yönelmektir. Truman, her sabah rutinini sürdürürken aslında bizimle göz teması kurar; biz de ona bir başka aynadan, yani kamera aracılığıyla bakmış oluruz.
Yönetmen, yarattığı dünyayı anlatmaya başlarken ve Truman’ın yaşadığı yapay gerçekliği anlamaya başladığımızda, oyuncuların da yorumlarıyla filme giriş yaparız. Bu yorumlarda “İnsanlar özel efektlerden bıktı, sahtelikten sıkıldı.” denir ve eklenir: “Burada ne senaryo ne replik var, burada hayat var.” Hatta şu da söylenir: “İzleyicilerin huzur bulmak için televizyonu açık bıraktığını biliyoruz.”
Ek bir bilgi olarak, Jim Carrey bu film döneminde ağırlıklı olarak komedi rolleriyle tanınan bir oyuncuydu. Aynı dönemde Liar Liar (Yalancı Yalancı) filminde yer alması, onun hem komedi hem de dramatik yönlerini birlikte taşıyabilen bir oyuncu profiline doğru geçişinin örneklerinden biri olarak görülür. The Truman Show ise bu dönüşümde önemli bir kırılma noktasıdır ve oyuncunun algılanış biçimini değiştirmiştir. Ayrıca “Truman” isminin “true man”, yani “gerçek insan” anlamına gelmesi de dikkat çekicidir..
Filmin ilham kaynakları konusunda ise medya, gözetim ve sürekli görünürlük temaları üzerinden, hayatı kamuya açık şekilde yaşayan figürlerle analojik yorumlar yapılır. Bu bağlamda Michael Jackson gibi döneminde sürekli medya gözetimi altında yaşamış isimler, filmdeki “izlenme” ve “sürekli sergilenme” fikrine yönelik kültürel bir referans olarak değerlendirilir.
Film evreninde, oyuncuların giydiği kıyafetlerin aynılarının seyirciler tarafından satın alınabilmesi de (örneğin karakterlerin üzerinde gördüğümüz şapka ve sabahlık gibi parçaların izleyiciler üzerinde de görünmesiyle bunu fark ederiz), bu dünyanın ne kadar popüler ve pazarlanabilir olduğunu gösterir. Aynı zamanda figüranların sürekli tekrar eden döngüsel hareketleri ve yoğun ürün yerleştirmeler (kakao, tereyağı ve figüranların diyaloglarının arasında bir anda tavuk reklamına zoom yapan kamera gibi) bu gerçekliğin tamamen tüketim üzerine kurulduğunu ortaya koyar.
Bu yapı içinde gerçeklik sistematik bir biçimde inşa edilmiştir; sistemin olası “hataları” bile ustaca manipüle edilerek görünmez hale getirilir. Her gün, her saat yayınlanan anlatıda kullanılan selamlaşmanın bile Truman’a öğretilmiş olabileceği fikri, sergilenme temasının ne kadar kontrollü ve kurgulanmış olduğunu düşündürür(İyi günler, iyi akşamlar, iyi geceler repliği).
Üzerinde ‘Sirius’ yazan projeksiyon ışığının açılışta düşmesiyle birlikte, Truman’ın gerçeklik sorgusunun belirginleştiği ilk anlardan itibaren izleyicide de bu dünyadan bir çıkışın mümkün olup olmadığı sorusu sürekli tetiklenir.Düşen projeksiyon ışığının üzerindeki yazının manidar olması bir yana, Truman’ın bu dünyanın sahteliğini fark edip etmeyeceği, izleyicinin algı ve izleme temasına ve ileride ele alacağımız mağara alegorisine bir göndermedir. Her defasında deşifre olan bu gerçekliklere karşı yeni ve yapay açıklamalar üretilir. Bu olay da radyoda “olağan bir kaza” olarak açıklanır; yani sistem, kendi hatalarını anında yeni bir hikâyeyle kapatarak gerçekliği yeniden inşa eder.
Radyodan gelen yayınlar, Truman’ı yönlendirmek için aktif şekilde kullanılır. Örneğin uçak yolculuklarıyla ilgili korkutucu anonslar yapılır ya da gittiği acentede “uçak riski” afişi ile onun adadan ayrılması engellenir. Hatta zaman zaman trafikteki bir tabela, denk geldiği bir gazete başlığı ya da patronla yapılan bir diyalog gibi unsurlar aracılığıyla bu kurmacanın sınırları genişletilir. Bu tür anlar, aslında “gerçekliğin kırıldığı” noktaları yeniden kapatmak için üretilmiş başka bir kurgu katmanı olarak işlev görür.
Truman’ın mesleği de bu kontrolün bir parçasıdır. Sigortacıdır ve sürekli insanlara başlarına gelebilecek felaketleri anlatır. Bu durum onun risk almaktan kaçınan bir karaktere dönüşmesine neden olur.
Deniz korkusu da bilinçli olarak üretilmiştir. Çocukluğunda en yakını olan babasını bir deniz kazasında kaybetmesi ve keşif duygusunun yine çocukluğundan itibaren sürekli engellenmesiyle bu travma özellikle onun hayatına yerleştirilmiştir. Yani kararları bile sistem tarafından şekillendirilmiştir. Ancak tüm bunlara rağmen denize karşı hem bir özlem hem de korkuyu yenme çabası vardır. Bunu, masasının üzerindeki tekne ve deniz feneri gibi objelerde görmek mümkündür.
Filmde ayrıca kontrolün yalnızca psikolojik değil, ekonomik ve sosyal düzeyde de kurulduğu görülür. Truman asla bu sistemden gerçek bir kazanç elde etmez; ekonomik durumu dillendirilir. Bu da onun sistemden çıkmasını başka bir açıdan imkansız hale getirir.
Truman’ın ilk sahnelerde toprağı eşelemesi ise en başından beri içinde var olan şüpheyi ve belki de bilinçaltında geliştirdiği kaçış planını ima eder. Zaten filmin ilerleyen sahnelerinde ortaya çıkan kaybolma durumu ve açtığı çukur, bu anların ne kadar belirleyici olduğunu geriye dönük olarak görünür kılar.
Mağara Alegorisi ve Sinemadaki İzleri kapsamında TheTruman Show..
Mağara alegorisi, Platon tarafından ortaya konan bir düşünce deneyidir. Buna göre bir grup insan, doğduklarından itibaren bir mağarada zincirlenmiş şekilde yaşar. Sırtları mağara girişine dönüktür ve kafalarını çeviremezler. Bu nedenle dış dünya hakkında hiçbir bilgiye sahip değillerdir. Ancak mağara girişinden geçen nesnelerin gölgelerinin duvara yansımasıyla bu gölgeleri gerçeklik zannetmişlerdir.
Bir gün içlerinden biri mağaradan dışarı çıkar ve ışıkla tanışır. İlk başta gördüklerini anlamlandırmakta zorlanır; ancak zamanla, gölgelerin ona daha tanıdık gelmesiyle birlikte önce yansımaları, sonra nesneleri ve en sonunda tüm ışığın kaynağı olan güneşi görür.
Bu alegori bize, gerçekliğin doğası, bilginin kaynağı ve algıladığımız şeylerin ne kadarının “gerçek” olduğu gibi temel soruları sorar; duyularla algıladığımız dünyanın aslında gerçekliğin kusurlu bir yansıması olduğu fikri üzerine temellendirilir.
Mağara alegorisi ile sinema salonu arasında da güçlü bir benzerlik vardır. Karanlık bir salonda, aynı mağaradaki gibi otururuz. Arkamızdan gelen ışık, önümüzdeki perdeye yansır ve biz bu gölgeleri izleriz. Bu görüntüler, gerçek dünyanın bir taklididir.
Biz anlatının bir illüzyon olduğunu bilsek bile, sinema sanatı o kadar güçlüdür ki çoğu zaman kendimizi bu illüzyona kaptırır ve gerçeklikten koparız. Sinemanın başarısı da, seyirciyi ne kadar inandırabildiğiyle ölçülür.
Bu filmin başarısı bu açıdan ele alındığında, The Matrix gibi yapımlarda da görülen mağara alegorisi temasıyla birlikte, psikolojide ‘Truman Sendromu’ olarak adlandırılan (resmî bir psikiyatrik tanı olmamakla birlikte) kavramla da ilişkilendirilir. Bu kavram, bireylerin hayatlarının bir realityshow gibi izlendiği düşüncesine kapılmaları durumunu ifade eder
Tüm bu okumalar, filmin günümüzden yıllar önce reality showkültürünü ve sosyal medyada giderek artan görünürlük hâlini öngören güçlü bir metafor sunduğunu gösterir.
Gerçeklik belki de mağaranın dışına çıkabilmekle ölçülür.
