Bartleby, the Scrivener, Herman Melville’nin başyapıtlarından biridir ve tek oturuşta bitecek uzunlukta bir kitaptır. Bu yazımda, kitaptaki öne çıkan karakter olan Kâtip Bartleby’nin davranışlarını ve Antik Yunan filozoflarına olan paralelliğini kendimce açıklamaya çalışacağım.
Kâtip Bartleby donuk bakışlı, ketum ve özgür ruhlu birisidir. Öyle ki yeni girdiği iş yerinde patronu ondan bir iş yapmasını istediğinde “Yapmamayı tercih ederim” diyerek bu işten sıyrılabiliyor. Basit bir şekilde “yapmayacağım” veya “yapmak istemiyorum” deseydi bu kadar etkili olmazdı; çünkü “tercih ediyorum” kelimesi büyük bir manipülatif oyun barındırır. Bu, kişinin irade gücünün sağlam olduğunu ve kolay kolay başkasının istediklerine boyun eğmeyeceğini gösterir.
Buna karşılık patronu bile ona kızamaz; kendi içinde delirse de neredeyse hiçbir şey söyleyemez ve Bartleby adeta iş yerinin görünmez hâkimi gibi olur. Kendisine verilen işin bir kısmını yapar, ancak çoğunlukla boşluğa dalıp “önemsiz” şeyler düşünür. Gelen işleri ise tekrar tekrar “yapmamayı tercih ederim” diyerek reddeder.
Bu durum bana okurken Mahatma Gandhi’yi hatırlattı. O da İngiliz sömürgesinden kurtulmak için benzer bir yöntem uygulamıştı. Ona cebren iş yaptıran sömürgecileri görmezden geliyor, sanki onlar orada yokmuş gibi davranıyordu. Ancak Gandhi ile Bartleby arasında önemli bir fark vardır: Gandhi bilinçli bir direniş içindedir, Bartleby ise görmezden gelmekten başka bir şey bilmiyor gibidir. Gandhi’nin bir umudu vardır; Bartleby için ise dış dünya zaten yok hükmündedir.
Öte yandan eserde modern bir Kinizm etkisi görmek mümkündür. Bartleby, adeta modern bir Diogenes gibi davranır; fakat bu tavır Diogenes’in bile ötesine geçer. Diogenes’in felsefesi fakirlik içinde yaşamak değil; sana geleni almak, gideni serbest bırakmaktır. Kendini kazanmak uğruna feda etmemek, fakat geleni de ahmakça reddetmemektir. Hayatının son dönemlerinde daha rahat bir yaşam sürmüş olması nedeniyle Lucian of Samosata gibi hiciv ustaları tarafından eleştirilmiştir.
Ezcümle, Diogenes hayata pasif bir biçimde meydan okurken, Bartleby dünyadan tamamen çekilir. Onun için bir mücadeleye bile gerek yoktur. Bartleby ruhsuz ve isteksiz bir karakterdir; patronunun sözlerini yerine getirmez. Ancak bana kalırsa bu manipülatif hamleleri bilinçli yapmaz. Karakterin yapısı, bu tür kasıtlı stratejiler geliştirecek bir zihinsel yönelime sahip değildir.
Eserde öne çıkan bir diğer unsur da modern insana yüklenen anlamdır. Günümüzde insanlar görünürde köle değildir; ancak “modern kölelik” adı altında bu durum örtülü biçimde devam eder. Bu da daha rahatsız edici bir hâl alır. Tıpkı Principate döneminde yaşayan aydın Romalıların, sistemin bir Cumhuriyet değil de örtülü bir monarşi olduğunu fark etmeleri gibi… Hakikat ortadadır, fakat onu görebilen azdır. Bu da insanı kendi içinde yalnızlaştırır.
Bartleby özgür ruhlu olduğu için işe gelir; ancak yalnızca istediği kadar çalışır. Yeterince çalıştığını düşündüğünde, pili bitmiş bir cihaz gibi köşesine çekilip duvara ya da camdan dışarıya bakar. Bu tavır, Gandhi’nin pasif direnişiyle benzerlik gösterse de aslında “sessiz bir vazgeçiş”tir.
Patronu onu ne kovabilir ne de çalıştırabilir; çünkü onun etkisi altına girmiştir. Durum öyle bir noktaya gelir ki patron, ofisin adliyeye uzak olduğunu bahane ederek taşınma kararı alır. Gerçekte ise bu, Bartleby’den kurtulma çabasıdır. Ancak Bartleby, “tercih etmiyorum” diyerek aynı ofiste kalmaya devam eder; adeta orayı yuva bellemiş bir kuş gibi.
Ofis tamamen boşalır; fakat Bartleby hâlâ bir köşede oturmayı sürdürür. Yeni kiracılar bu durumdan şikâyetçi olur. Eski patronu onu ikna etmeye çalışır, ancak Bartleby çoğunlukla sessiz kalır ve nadiren aynı cümleyi tekrarlar: “tercih etmiyorum”.
Sonunda polis çağrılır ve Bartleby hapse gönderilir. Kısa süre içinde yemek yemeyi bile “tercih etmediği” için hayatını kaybeder.
Kitabın sonunda eski patron, Bartleby hakkında bir söylentiden bahseder: Bir zamanlar ölülerin mektuplarını ayıklayan bir yerde çalışmıştır. Muhtemelen o dinginliği ve kopuşu burada edinmiştir. Ölülerle temas eden bir insan, bir gün kendisinin de o sessizliğe karışacağını düşünmeden edemez.
Sanıyorum ki Bartleby’nin her şeyi geri plana atma tavrı, bu uzun temasın sonucudur. Beş, on ya da elli yıl sonra öleceği kesin olan bir insan için kazanmak, sahip olmak ve hükmetmek anlamsızlaşır. Bu yüzden onun ruhunu yalnızca “hiçbir şey yapmamak” doyurur.
Bartleby tembel değildir. Aksine, yaşamın ağırlığını derinden kavramış bir zihnin ürünüdür. Bu yüzden ne çalışır ne de direnir. Sadece geri çekilir. Çünkü onun gözünde kazanmak da kaybetmek kadar anlamsızdır.
