Bazen insanın hayatı, yüzmeyi unuttuğu bir havuza dönüşür.
Suyun içinde olduğunu bilir ama kıyıya ne kadar uzak olduğunu kestiremez. Yukarı baktığında ışığı görür; fakat o ışık, ulaşamayacağı kadar uzakta gibidir. Kollarını hareket ettirmenin, nefes almanın, yeniden yüzeye çıkmanın bir anlamı kalmadığını düşünür. Suyun ağırlığı yalnızca bedenini değil, düşüncelerini de aşağı çeker.
İşte depresyon biraz da böyle bir karanlıktır.
İnsan bazen kendi içindeki suyun derinliğini ölçemez. Dibe doğru inerken bunun geçici bir iniş olduğunu değil, artık hayatının tamamının burası olduğunu sanabilir. Yukarıda bir dünya vardır; insanlar konuşur, sokaklar kalabalıktır, güneş doğar, ağaçlar rüzgârla sallanır. Fakat insanın bulunduğu yerden bütün bunlar çok uzaktır.
Ve tam o sırada, psikoterapide kullanılan o güçlü metafor hatırlanır:
“Havuzun dibine en yakın olduğun an, ayaklarını yere vurup yukarı çıkman için en uygun andır.”
Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, dibe vurmayı son sanmaktır.
Oysa dip, her zaman son değildir.
Bazen bir sınırdır.
İnsan ayağının altında sert bir zemin hissettiğinde, ilk kez nereye kadar indiğini fark eder. Daha fazla aşağı gidecek yer kalmadığında, bütün mesele yukarı yönelmeye dönüşür. Artık insanın yapacağı şey, karanlığı inkâr etmek değil; karanlığın içinde yukarı doğru bir hareket başlatmaktır.
Belki önce küçücük bir hareket…
Bir nefes.
Bir sabah perdeyi açmak.
Birinin telefonuna cevap vermek.
Bir yürüyüşe çıkmak.
İçinden geçenleri bir başkasına anlatmak.
Yardım istemek.
Bunların hiçbiri dışarıdan bakıldığında büyük bir zafer gibi görünmeyebilir. Fakat insanın kendi karanlığında attığı küçücük bir adım, bazen yüzeye doğru atılmış ilk kulaçtır.
Çünkü iyileşmek her zaman büyük sıçrayışlarla başlamaz.
Bazen insan yalnızca yeniden hareket etmeye karar verir.
Üstelik suyun altında zaman da başka türlü akar. Yukarı doğru çıktıkça basınç azalır. Biraz daha yükselince nefes almak kolaylaşır. Biraz daha yükselince suyun rengi değişir. Sonra ışık belirginleşir.
Ve insan anlar:
Meğer güneş hiç kaybolmamış.
Sadece kendisi uzun süre suyun altında kalmış.
Hayat da böyledir. Bazen yaşadığımız acı, dünyanın bütün ışığını söndürmüş gibi görünür. Oysa ışık çoğu zaman oradadır. Biz yalnızca ona ulaşamayacak kadar derine inmişizdir.
Bu yüzden dibe vurduğunuzu hissettiğinizde, kendinizi başarısız olduğunuz için suçlamayın. Her düşüş bir yenilgi değildir. Bazı düşüşler, insanın kendisini yeniden kuracağı zemini bulmasıdır.
Ayağınızın altında bir zemin olduğunu fark edin.
Ve mümkünse, tek başınıza değil.
Çünkü bazı havuzlardan insan kendi gücüyle çıkar; bazı havuzlarda ise kenara uzatılan bir el gerekir. Bir dostun sesi, bir terapistin sözü, bir yakının sessizce yanında oluşu… Bazen insanın yukarı çıkabilmesi için yalnızca bir başkasının, “Buradayım.” demesine ihtiyacı vardır.
Belki hayat, hiçbir zaman tamamen sığ bir havuz olmayacak.
Belki yine derinlikler olacak.
Yine karanlık günler gelecek.
Fakat bir kez yüzeye çıkmayı öğrenen insan, suyun içinde kaybolmadığını bilir.
Ve belki bütün mesele de budur:
Dibe düşmemek değil; düştüğümüzde ayağımızın altında hâlâ bir zemin olduğunu hatırlamak.
Çünkü bazen insanın yeniden doğması için gökyüzüne bakması gerekmez.
Önce dibe bakması gerekir.
Sonra ayağını yere basması…
Ve bütün gücüyle yukarı doğru itmesi.
Yüzeye çıktığında ilk nefesini alırken anlayacaktır:
Bazı karanlıklar, ışığın yokluğundan değil; ışığa henüz ulaşamamış olmaktan ibarettir.

Kitaplarını severek okuduğum bir yazar başarılarının devamı diliyorum