Ya çizdiğimiz dünya, bizim dünyamız kadar gerçek olursa?
Geçtiğimiz haftalarda 400 Darbe filmi ile bir çocuğun gözünden gerçekliğin yıkıcı etkileriyle yüzleşmiş, bireyin içinde bulunduğu alanların onun dünyasını nasıl şekillendirdiğine tanıklık etmiştik. Bu hafta ise gerçeklik kavramının sınırlarına başka bir açıdan bakarak Who Framed Roger Rabbit?(Masum Sanık Roger Rabbit, 1988) filmi üzerinden canlı aksiyon ile animasyonu aynı evrende buluşturuyoruz.
Öyle ki film, çizgi karakterleri yalnızca çizilmiş imgeler olmaktan çıkarıp dokunulabilir, hareket edebilir ve gerçek dünyanın bir parçası haline gelen varlıklara dönüştürüyor. Başka bir deyişle çizdiğimiz dünya bizim dünyamızla yan yana konumlanarak en az onun kadar gerçek oluyor.
Ek bir bilgi olarak bu yaklaşımın sinema tarihindeki erken örneklerinden biri, 1945 tarihli Anchors Aweigh filminde Gene Kelly’nin çizgi karakteri Jerry Fare ile aynı sahneyi paylaşması. Canlı oyuncu animasyon karakteri etkileşimine dayanan bu sahne, dönemi açısından önemli bir görsel yenilik olarak kabul edilse de Who Framed Roger Rabbit, bu yaklaşımı yalnızca bir teknik gösteri olmaktan çıkararak filmin temel anlatı yapısına dönüştürmesiyle ayrılıyor.
Gary K. Wolf’un 1981 yılında yayımlanan romanından uyarlanan film, çizgi karakterlerin gerçek dünyada yaşayan, düşünen ve karar veren varlıklar olduğu bir evren olarak sunuluyor. Elbette bu dünyanın inandırıcı olabilmesi için animasyon karakterlerinin çizim süreci yaklaşık iki yıl sürmüş. Bu süreçte sahne akışında karakterlerin perspektifi, kamera açıları, ışık-gölge ilişkileri, hareketleri ve gerçek oyuncularla kurdukları fiziksel etkileşimler ayrıntılı biçimde planlanmış.
Çizgi karakterlerin bakış yönleri, bazen kuklalar aracılığıyla oluşturulan fiziksel etkileşimleri, bazen de gölge, ışık ve yansıma kullanımları ile canlı aksiyon sahnelerinde her karenin tekrar tekrar çalışıldığı düşünüldüğünde, filmin ne kadar büyük bir emek üzerine kurulduğu anlaşılır. Bu nedenle film, yalnızca çizgi karakterleri gerçek dünyaya yerleştiren bir yapım değil, iki farklı varoluş biçimini aynı fiziksel gerçeklik içinde inandırıcı hale getirme çabası ve film noir estetiğinin çizgilerle yeniden kurulması olarak okunabilir.
Hatırlamak gerekirse, Fernando Mascarello’nun Dünya Sineması Tarihi adlı eserinde belirttiği üzere, film noir terimi II. Dünya Savaşı sonrasında Fransız eleştirmenler tarafından ortaya atılmış. Nino Frank, Amerikan suç filmlerini tanımlamak için Gallimard’ın SérieNoire polisiye dizisine gönderme yaparak noir kavramını kullanmış. Ancak noir estetiğinin kökenleri yalnızca savaş sonrası döneme de dayanmıyor. 1929 Ekonomik Buhranı’nın yarattığı belirsizlik, yabancılaşma ve gelecek kaygısı, II. Dünya Savaşı’nın travmalarıyla birleşerek noir sinemasının karanlık atmosferini oluşturmuş. Tür, Alman Dışavurumculuğu, Fransız Şiirsel Gerçekçiliği (romantik yaklaşımıyla ve lanetlenmiş kahraman figürünü öne çıkarmasıyla), İtalyan Yeni Gerçekçiliği (belgeselsi anlatımıyla) ve Amerikan polisiye edebiyatından beslenmiş. Alman Dışavurumculuğunun gerçekliği olduğu gibi değil, karakterlerin ruh hallerini yansıtacak biçimde ele alması, Fransız Şiirsel Gerçekçiliğinin atmosferi, İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin gündelik yaşama yakın anlatımı ve Amerikan polisiye edebiyatının suç merkezli kurgusu, noir estetiğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamış.
Türün belirgin özellikleri arasında düşük aydınlatma, sert ışık-gölge kontrastları, gece geçen olay örgüleri, sis ve duman kullanımı, karanlık sokaklar, barlar, gece kulüpleri, suç, ahlaki belirsizlik, sesli anlatım, geri dönüş (flashback), dedektif karakteri ve femme fatalefigürü yer alıyor. Perdelerin gölgelerinin karakterlerin yüzlerine düşmesi, sigara ve alkol kullanımı gibi görsel unsurlar da zaman içerisinde noir estetiğinin ayırt edici özellikleri haline gelmiş.
Robert Zemeckis’in yönettiği Who Framed Roger Rabbit, 1947 Hollywood’unda geçen ve çizgi film karakterleriyle insanların aynı evrende yaşadığı hibrit bir yapım olarak, açılışından itibaren karanlık atmosferi ve 1940’lı yılların dekor anlayışıyla noir dünyasını oluşturuyor. Ayrıca yönetmenin filmi cartoon noir olarak tanımlaması, yapımın klasik kara film estetiğini bilinçli biçimde yeniden ürettiğini gösteriyor.
Hikaye, cinayetle suçlanan ünlü çizgi film karakteri Roger Rabbit’in masumiyetini kanıtlamaya çalışan özel dedektif Eddie Valiant’ınsoruşturmasını konu alıyor. Cartoons stüdyosunun sahibi Maroon’un, Roger’ın karısı Jessica Rabbit hakkında araştırma yapması için Valiant’ı işe almasıyla olaylar başlıyor. Maroon’un ofisi ise gösterişli dekoruyla güç ve otoriteyi temsil ediyor. Perdeler, alkollü içecekler, kupalar ve silah imgeleri karakterlerin ilişkilerine yönelik sembolik unsurlar olarak kullanılıyor. Panjurlar arasından izlenme ise klasik noir sinemasındaki gözetleme ve perde kullanımına doğrudan gönderme yapıyor.
Yine bar, noir atmosferinin başka bir örneği. Loş ışıklar, sigara dumanı, alkol tüketen yorgun karakterler ve eskiyen mekan düzeni ,dağınıklık, eski fotoğraflar ve geçmişe ait nesneler aracılığıyla karakterin yalnızlığı ve melankolisi görünür hale getiriliyor. Film noirin tipik kahramanı olan dedektif figürü, sert, yalnız, alaycı ve geçmiş travmalarıyla yaşayan klasik bir anti-kahraman. Yargıç Doom ise zarar verici karakter işlevini üstlenerek olay örgüsünü harekete geçiriyor. Jessica Rabbit ise film noir’ın en güçlü kadın arketiplerinden biri olan femme fatale karakterinin animasyon dünyasındaki karşılığı. Rita Hayworth, Lauren Bacall gibi Hollywood yıldızlarından esinlenerek kurgulanan Jessica, bir güç aracı olarak kullanılıyor.
Filmin bir diğer benzersiz yönü, rakip iki büyük animasyon stüdyosu olan Disney ve Warner Bros karakterlerini aynı yapım içerisinde buluşturması.
Mickey Mouse, Bugs Bunny, Donald Duck ve Daffy Duck gibi karakterlerin filmde yer alabilmesi için özel anlaşmalar yapılmış ve karakterlere eşit ekran süresi verilmiş. Böylece hiçbir karakter diğerinin önüne geçirilmemiş, iki farklı animasyon kültürü aynı evrende dengeli biçimde temsil edilmiş.
Bu iş birliği, filmin temel fikrini de güçlendiriyor: Farklı dünyalar, farklı kurallar ve farklı gerçeklikler aynı çerçeve içinde bir arada var olabilir.
Film, gerçek ile kurmaca, insan ile çizgi karakter, klasik Hollywood ile animasyon geleneği arasındaki ilişkiyi temsil üzerinden sorgulayarak çok katmanlı bir anlatı sunuyor. Eğlenceli ve tempolu yapısının içinde sinemanın gerçeklik kavramına bakışını yeniden düşündürüyor.
Peki, bugün giyilebilir teknolojiler ve artırılmış gerçeklik uygulamalarının hayatımızın giderek daha fazla parçası haline geldiği bir çağda, hangi çizgide durduğumuzu gerçekten biliyor muyuz?
