Bazı yazarlar yaşadıkları coğrafyayı anlatır; bazıları ise o coğrafyanın hafızasına dönüşür. Ahmet Büke, Ege’nin güneşini, toprağını, yoksulluğunu, dayanışmasını ve insan sıcaklığını kelimeler aracılığıyla geleceğe taşıyan çağdaş hikâye anlatıcılarımızdan biridir.
Onun öykülerinde yalnızca insanlar değil; sokaklar, kahvehaneler, zeytin ağaçları, rüzgârlar ve suskunluklar da konuşur. Yerel olanın sınırlarını aşarak evrensel bir insanlık hâline dönüşen bu anlatılar, farklı dillerde yeniden hayat buldukça Türkçenin zenginliği de dünyanın çeşitli coğrafyalarına ulaşmaktadır.
Bir hikâyenin başka bir dile çevrilmesi, yalnızca sözcüklerin değil; hatıraların, seslerin, kokuların ve kültürel hafızanın da yolculuğudur. Ahmet Büke’nin eserlerinin yabancı okurlarla buluşması, Ege’nin mütevazı insanlarının sevinçlerini, acılarını ve umutlarını evrensel edebiyatın ortak sofrasına taşımaktadır.
Bu söyleşide, Ahmet Büke ile eserlerinin farklı dillere uzanan serüvenini, çevirinin görünmez emeğini, yerellik ile evrensellik arasındaki ince çizgiyi ve edebiyatın insanlar arasında kurduğu o kadim bağı konuşuyoruz. Çünkü iyi bir hikâye, hangi dilde anlatılırsa anlatılsın, insanın kalbinde aynı yankıyı uyandırmayı başarır.

MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Bugüne kadar hangi eserleriniz hangi dillere çevrildi? Bu süreç nasıl gelişti?
AHMET BÜKE: Önce öykülerim çevrildi. Türk ve dünya edebiyatı, Türkçe üzerine çalışan çeşitli çevirmenler benimle temas kurdular. Almanca, Rusça, Romence, İngilizce gibi dillere çevrildi. Daha sonra Tatar Yazarlar Birliğince, Türk Edebiyatı Seçkisi için en uzun öyküm olan Varamayan Ahmet’i Tatarcaya çevrildi. Yıllar önce Kumrunun Gördüğü isimli öykü kitabımın tamamını Almancaya aktarmak isteyen bir yayınevi vardı. Sanırım onlar da bu yılın sonuna doğru yayımlayacaklar kitabı. Bu arada Deli İbram Divanı isimli romanım 2026 yılında İtalyancaya çevrildi. En son bu romanın Hindistan’da bir yayınevi tarafından Tamil dilinde basılan kapağı geldi elime geçtiğimiz ay.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Eserlerinizin yabancı dillere çevrilmeye başlaması sizde nasıl bir duygu uyandırdı?
AHMET BÜKE: Ben öykülerimi ve ilk kitaplarımı kendi dilimde yayımlatmak için çok uğraşmış, yıllarını vermiş birisiyim. İlk kitabım İzmir Postası’nın Adamları’nı iki, üç yıl koltuğumun altında gezdirmiştim. Dolayısıyla şimdi sessizce gülümseyerek ve memnuniyetle izliyorum gelişmeleri. Bir yandan da bize ait olan hikâyelerin ve Türkçe ile doğmuş metinlerin dünyaya doğru yol almasına seviniyorum. Rahmetli babam, “gökyüzüne doğru sıçramak istiyorsan kendi toprağına sağlam bas,” derdi.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: İlk kez başka bir dilde yayımlanan kitabınızı elinize aldığınızda neler hissettiniz?
AHMET BÜKE: Uzun bir yürüyüşe ara verip bir çınarın gölgesine oturursunuz ve manzaraya bakarsınız ya, işte öyle oldu biraz benim için.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Eserleriniz başka bir dile çevrilirken çevirmenlerle doğrudan iletişim kuruyor musunuz? Çeviri aşamasında fikir alışverişinde bulunuyor musunuz?
AHMET BÜKE: Eğer benimle iletişim kurmak istiyorlarsa memnuniyetle karşılıyorum. Örneğin İtalyanca serüveninde çevirmen Nicola Verderame ile yakın çalıştık. Deli İbram Divanı’nın şansı biraz da buydu; Nicola hem Türkçeye, Türk kültürüne ve edebiyatına çok hâkim birisiydi hem de yaptığı işi tutkuyla seviyordu. Genellikle bu konularda başkasının işine karışmamak için çekinik davranırım ama Nicola benim yaptığım her katkıyı memnuniyetle karşıladı. Elbette son kararı kendi verdi ve bu çeviri onun eseri. Çevirmenlerin yazarlar kadar hakkı olur yeni dildeki eserde.

MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Eserleriniz başka bir dile aktarılırken özellikle korunmasını istediğiniz unsurlar var mı?Türkçeye özgü deyimler, ağız özellikleri ve kültürel göndermelerin çevrilmesi sizce ne kadar mümkün?
AHMET BÜKE: Eserin ruhunun korunmasını bir yazar olarak beklerim elbette. Ama çeviri başka bir iş. Bahsettiğiniz meselelere çevirmen karar vermeli. Birebir çevirinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ne kadar mükemmel bir çeviri olsa da örneğin Dostoyevski’den bir Rus’un aldığı hazzı almamız mümkün olmaz sanırım. Ama bu okumamızın, anlamamızın ve sevmemizin önünde engel değildir.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Çeviriler sayesinde farklı ülkelerden okurlarla kurduğunuz ilginç iletişimler oldu mu?
AHMET BÜKE: İtalya’da Deli İbram ile ilgili iki eleştiri yazısı okudum. Benim kurduğum dünyanın anlaşıldığını hissettim. Yine de eleştirmenlerle yazarların bir mesafesi olması gerektiği için yazan kişilerle uzun uzun mesajlaşamadım ama salt bir edebiyat okurun ne düşündüğünü merak ediyorum açıkçası.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Ege insanı ve taşra yaşamı öykülerinizin temel kaynaklarından biri. Sizce bu güçlü yerellik yabancı okurlar için nasıl bir karşılık buluyor?
AHMET BÜKE: Umarım güçlü bir karşılığı oluyordur.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Bir hikâyenin evrensel olabilmesi için yerel köklerinden beslenmesi gerektiğine inanıyor musunuz?
AHMET BÜKE:Bence iyi ve anlatılmaya değer bir hikâyenin, iyi bir dille aktarılması yeterlidir. Ortak genleri milyonlarca yıldır, kültürümüzü on binlerce yıldır taşıyoruz. Farklı farklı diller ve sınırlar ise daha yeni. Hâlâ çok ortaklığımız var.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Çeviride kaybolduğunu düşündüğünüz, yalnızca Türkçe içinde yaşayabilen duygular veya ifadeler var mı?
AHMET BÜKE: Çevrilen dilleri okuyup yazamadığım için bu sorunun yanıtı yok benim için. Ama mutlaka vardır ve bu doğal bir şey.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Sizce yabancı okurlar eserlerinizde en çok hangi yönü keşfediyor? Bu konuda dönütler aldınız mı?
AHMET BÜKE: Bunu bir on yıl sonra, sağ olursam daha iyi yanıtlayabilirim sanırım.

MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Günümüz Türk edebiyatının dünya dillerinde yeterince temsil edildiğini düşünüyor musunuz? Türkçe edebi eserlerin dünya edebiyatındaki görünürlüğünü artırmak için neler yapılabilir?
AHMET BÜKE: Bunun için önce Türk edebiyatının yaşaması ve sağlıklı bir şekilde gelişimine devam etmesi gerek. Kaynak kurursa nasıl taşsın! Yayıncılığın yapısal krizleri var bizde ve okur kaybediyoruz. Ayrıca iyi yazarların çok büyük kısmı geçim sıkıntısıyla boğuşuyor. Eserleriyle karnını doyuramayan insanların ürünlerini dünyada görmelerini hayal etmek biraz zor.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Edebiyatın bugün hâlâ insanlar arasında ortak bir dil kurabildiğine inanıyor musunuz?
Evet.
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK: Söyleşimiz boyunca Ahmet Büke’nin cevaplarında dikkat çeken en önemli unsur, edebiyatı sınırları aşan bir başarı hikâyesinden çok, insanın kendi toprağına sadakatinin doğal bir sonucu olarak görmesiydi. Onun anlatılarında Ege’nin kasabaları, köyleri ve insanları yerel birer unsur olmanın ötesine geçerek, dünyanın herhangi bir yerindeki okurun kendinden bir parça bulabileceği evrensel hikâyelere dönüşüyor.
Eserlerinin Almancadan İtalyancaya, Tatarcadan Tamil diline uzanan yolculuğu; yalnızca bir yazarın uluslararası başarısını değil, Türkçenin anlatım gücünü ve bu coğrafyanın kültürel zenginliğini de farklı coğrafyalara taşıyor. Bu yolculukta çevirmenlerin görünmeyen emeği kadar, güçlü bir edebî dilin ve sahici hikâyelerin de belirleyici olduğu açıkça görülüyor.
Ahmet Büke’nin sözleri bize bir kez daha hatırlatıyor ki iyi edebiyatın gerçek pasaportu, insanı anlatabilme gücüdür. Diller değişebilir, coğrafyalar farklılaşabilir; ancak özlem, umut, yoksulluk, dayanışma, sevgi ve hafıza bütün insanlığın ortak duygularıdır. İşte bu yüzden iyi bir hikâye, hangi dilde okunursa okunsun, okurunun kalbinde kendine ait bir yer bulmayı başarır.
Değerli görüşlerini içtenlikle paylaşan Sayın Ahmet Büke’ye teşekkür ediyor; kaleminin yeni dillere, yeni kültürlere ve yeni okurlara ulaşarak Türk edebiyatının evrensel yolculuğuna katkı sunmayı sürdürmesini diliyoruz.

