Derin Tarih dergisinin Mart 2026 sayısına şöyle bir göz atayım dedim. Bir de ne göreyim, edebi bir anlatı. Doğrusu tarih dergisinde edebiyat anlatısı görmek hem şaşırtıcı hem de güzeldi. Ondan daha güzel olan ise Ziya Osman Saba’nın lezzetli bir İstanbul anlatısıydı. Hem de ne anlatı…
“Bıraktığım İstanbul” hikayesi bir dönem Ankara’ya göçmek zorunda kalan Saba’nın İstanbul özlemiyle kaleme aldığı besbelli. Bazı kesitler ve değerlendirmelerle hikayenin lezzetine biz de varalım istiyorum.
“Öğleleri bazen de yine köprünün altında Boğaziçi iskelesi tarafındaki piyazcıya giderdim. Dükkanın biricik penceresi her an hareketli bir Haliç manzarasını çerçevelerdi. O pencere önüne otururdum. Karnımı duyururken, kah Haliç’e kah köprü altının o yosun yeşili, bambaşka sulara dalardım.”
Şu satırların akıntısına kapılmamak elde değil. Lezzetli bir seyir zevki veriyor. Kendimce bir köşede küçük bir pencereden Haliç’i izlerken hayal ettim. Haliç sanki sadece bu dar ve küçük pencereden izlenirmiş gibi geldi. Boğaz’da vapur seyri için şu satırlar dile gelir. “O vapurlar hep böyle bütün gün çocukların o mayna dedikleri oyunu oynuyorlarmış gibi köprüye bir değdikten sonra bir düdük sesiyle tekrar Boğaz’a açılıverirler, derken Boğaz iskelelerinin birinde akıllarına birdenbire köprü gelmiş, köprüde bir şey unutmuşlar da onu almak içinmiş gibi yine dönerler, bu sefer de Boğaz’ın hasretine dayanamazlar mı nedir, yine kalkarlar, bu iki ikisinden vazgeçilmez sevgili arasında şaşkına dönmüş, ta gece oluncaya, köprüye yan yana yanaşıp ay ışığı altında bir ninniyle uyur, bir beşik sallanır gibi köprüye bağlanıp yatıncaya kadar giderlerdi.”
Sanki bir insan canlı şekilde Boğaz’da salınıyor hissinin olabildiğince insan ruhunu sardığı satırlara tanıklık ettik. Bir vapur canlanmış Boğaz da onun histerilerine karşılıksız kalamamış gibi anlam akışı vardır. Hasret, sevgi, neşe bir bütün halinde satırların içinde can bulmuş. Duygular insanı çepe çevre sarıyor.
Bu güzel hikaye betimlemelerle bezenmiş.
“Güneş Fatih sırtlarının arkasına doğru batardı. Etrafa serin bir loşluk iner, faaliyet azalır, Rıhtım Caddesi’nde bir kırlangıç ince kesik sesler çıkararak gidip gelmeye başlar. Yosun kokusuyla karışık bir rutubet etrafa yayılırdı.” Eski İstanbul küçük bir kesitle kıymetli bir panorama sunuyor. Şehirde etraf el etek çekerken sanki ıssızlık insanın içine oturuveriyor.
Yazar Ankara’ya gittikten sonra düşüncelerinden İstanbul’u yaşamaya devam ediyor. Cihangir civarından Üsküdar, Kadıköy gibi kadim güzellikleri izlemeye devam ediyor. Ardından Beyoğlu, Bebek gibi yerleri geziyor.
Yazar son söz yerine İstanbul’a sesleniyor. Belki de yeniden hayal ettiklerini yaşamak arzusuna yuvarlanıyor.
Bu kadar sözün yeterli olduğunu düşünüyorum. Ziya Osman Saba etkileyici bir üslupla insanı kendine çekiyor. Meraklısı bu hikayeyi tam olarak okumalıdır. Belki de bu güzel satırlardan bize düşen daha başka şeyler vardır.
