Esra T.
Geçtiğimiz haftalarda Ettore Scola’nın tozlu dans pistinde, kelimeler sustuğunda bile insan bedeninin kolektif hafızayı nasıl taptaze tuttuğuna şahit olduk. Tarih aktı, insanlar değişti ama o ritim hep gerçek kaldı. Peki ya biz, bizi biz yapan o en değerli şey, anılarımız gerçek değilse?
Bedenin gerçek hafızasından zihnin en büyük teknolojik illüzyonuna sert bir geçiş yapıyoruz. Yağmurlu ve neon ışıklarıyla aydınlanan Los Angeles sokaklarına, replikantların dünyasına…
Karşınızda yapay belleğin zirvesi: Blade Runner.
Serinin öyküsüne geçmeden önce kısa bir bilgi paylaşalım.
Ridley Scott’un 1982 tarihli Blade Runner filmi, köklerini 1968 yılında yayımlanan bir bilimkurgu romanından alır. Film, Philip K. Dick’in ‘’Do Androids Dream of Electric Sheep?’’ (Androidler Rüyalarında Elektrikli Koyunlar mı Görür?) adlı eserinden uyarlanmıştır. İlk bakışta sıradan bir bilimkurgu hikâyesi gibi görünen bu roman, hafıza, kimlik, bilinç ve insan olmanın anlamı üzerine son derece derin sorular sorar.
Blade Runner, vizyona girdiği dönemde gişede beklenen başarıyı yakalayamamış olsa da zamanla sinema tarihinin en önemli kült filmlerinden biri hâline gelmiştir. 2017 yılında çekilen devam filmi Blade Runner 2049 (Bıçak Sırtı 2049) ise Denis Villeneuve tarafından yönetilmiştir.
Ayrıca devam filmi, ilk filmden bağımsız değildir. Hatta Blade Runner 2049’un birçok göndermesini, karakter ilişkisini ve temel meselesini tam anlamıyla kavramak için ilk filmi bilmek gerekir. İki film aynı evrenin parçalarıdır ve birbirlerini tamamlar. Blade Runner 2049 evrenini anlatan önemli ek yapımlardan biri de “Blade Runner Black Out 2022” adlı anime kısa filmdir. Shinichirō Watanabe tarafından yönetilen bu yapım, replikant isyanını anlatarak ana filmdeki dünyanın arka planını açıklar.
Aradan geçen onlarca yıla rağmen 1982 tarihli Blade Runner, modern bilimkurgu sinemasının en önemli referans noktalarından biri hâline gelmiştir. Bugün bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz birçok görsel unsurun kökeni bu filme uzanır: neon ışıklarıyla kaplı dev metropoller, sürekli yağan yağmur, sisle örtülü sokaklar, dev reklam ekranları ve yüksek teknolojiyle iç içe geçmiş şehirler…
Film aynı zamanda film noir ve siberpunk türlerinin en güçlü örneklerinden biridir. (Siberpunk, distopik bir gelecekte geçen bir bilimkurgu alt türüdür; Film noir, kahramanlarını karanlık ve yozlaşmış bir dünyanın içine yerleştiren, genellikle suç temalı Hollywood sinema tarzını tanımlayan bir terimdir.) Bu evrenlerde sıkça gördüğümüz temel fikir burada da karşımıza çıkar: yüksek teknoloji, düşük yaşam kalitesi.
Devam filmi Blade Runner 2049’un çarpıcı görsel dünyasının arkasında usta görüntü yönetmeni Roger Deakins bulunur. Deakins, bu filmdeki çalışmasıyla kariyerinin ilk Oscar ödülünü kazanmıştır. Blade Runner 2049’da özellikle turuncu tonlarla kaplanmış şehir atmosferi yalnızca estetik bir seçim değildir. Bu renk paleti, çölleşmiş ve ekolojik olarak çökmüş bir dünyanın fiziksel karşılığını yansıtırken aynı zamanda insanlığın yaşadığı tükenmişlik hissini de güçlendirir. Turuncu ve kum tonları, şehirleri neredeyse yaşanmaz bir “toz ve küller dünyasına” dönüştürür. Bunun yanında bu renk kullanımı, gerçeklik algısını da bilinçli olarak bozar ve izleyiciye doğal olmayan, yapay ve baskılanmış bir atmosfer sunar. Böylece film, yalnızca dış dünyanın çöküşünü değil, aynı zamanda karakterlerin içsel yalnızlığını ve varoluşsal boşluğunu da görsel olarak ifade eder.
Şimdi öyküye geçelim.
Los Angeles, 2019. Tyrell Corporation adlı dev şirket, biyomühendislik teknolojisini Nexus aşamasına ulaştırmıştır. Üretilen varlıklar robot değildir; genetik olarak tasarlanmış yapay insanlardır. Replikant adı verilen bu canlılar, insanlardan ayırt edilemeyecek kadar gelişmiştir. Güç ve çeviklik bakımından üstündürler ve en az insanlar kadar zekidirler. Dünya dışındaki kolonilerde tehlikeli görevlerde ve köle iş gücü olarak kullanılmaktadırlar.
Bir Nexus-6 grubunun kolonilerden birinde çıkardığı isyanın ardından replikantlar Dünya’da yasa dışı ilan edilir. Onları avlamak için Blade Runner birimleri kurulur. Filme adını veren Blade Runner’lar, yasa dışı replikantları bulup emekliye ayırmakla görevli özel polis birimleridir.
Eski polis Rick Deckard, eski amiri Bryant tarafından yeniden göreve çağrılır. Bryant ona dört Nexus-6 replikantının Dünya’ya kaçtığını söyler. Deckard görevi kabul etmek istemez; ancak üstü kapalı tehditler nedeniyle yeniden avcı olmak zorunda kalır.
Deckard, Holden adlı Blade Runner’ın uyguladığı Voight-Kampff testinin görüntülerini izler. Bu test, duygusal tepkiler üzerinden insanların ve replikantların ayırt edilmesini sağlar. Test sırasında Leon Kowalski, Holden’ı vurur. Böylece hikâye başlar.
Deckard daha sonra Tyrell Corporation’a gider ve şirketin sahibi Eldon Tyrell ile tanışır. Burada Rachael ile karşılaşır. Yapılan uzun test sonucunda Rachael’ın aslında bir replikant olduğu ortaya çıkar. Ancak Rachael bunu bilmemektedir; çünkü zihnine sahte anılar yerleştirilmiştir. Tyrell, anıların bir tür duygusal denge oluşturduğunu söyler.
Deckard soruşturmasını sürdürdükçe fotoğraflar, yapay hayvan parçaları ve izler onu diğer replikantlara götürür. Replikantların amacı kaçmak değil, yaşamlarını uzatmaktır. Çünkü Nexus-6 modelleri yalnızca dört yıllık bir ömre sahiptir.
Sonunda Rachael, Deckard’ın hayatını kurtarır ve aralarında yakınlaşma başlar.
Film boyunca gözler sürekli karşımıza çıkar: yapay göz laboratuvarları, Voight-Kampff testi, ışığın gözlerde bıraktığı yansımalar… İnsanı gözlerinden tanırlar.
Rachael’ın gözyaşları gerçektir,korkusu gerçektir; yaşama isteği gerçektir. O hâlde onların acıları neden gerçek sayılmasın?
Anıları kaydedebilen sistemler, yapay bilinç, sahte kimlikler ve insan davranışlarını taklit eden makineler…
Devam filmi Blade Runner 2049’da da benzer bir anlatı içinde en dikkat çeken unsurlardan biri, insan ile yapay zekâ arasındaki ilişkidir. Özellikle Joi karakteri, teknoloji ve duygular arasındaki sınırları sorgulatan güçlü bir örnek olarak karşımıza çıkar. Bir hologram yapay zekâ olan Joi, filmin karanlık ve melankolik evreninde yalnızlık temasının merkezinde yer alır.
Ryan Gosling’in canlandırdığı karakter, kendi kimliğini ve varoluş amacını sorgularken Joi ile güçlü bir bağ kurar. Film, bu ilişki üzerinden yalnızca yapay zekâyı değil, insanın sevgiye, ait olmaya duyduğu ihtiyacı da sorgular. Aynı zamanda, gelecekte insanların yapay zekâlarla duygusal ilişkiler kurup kuramayacağı sorusunu da akla getirir.
Blade Runner, bilimkurgu perdesi altında insan psikolojisini ve yalnızlığı anlatırken insan olmanın doğasına dair daha birçok soru bırakır..
Belki de Blade Runner’ın asıl sorusu, yapay zekânın insan olup olamayacağı değildir. Belki de asıl soru, insanın kendi gerçekliğinden ne kadar emin olduğudur ve kurduğu bağların ne kadar gerçek olduğu…
