2012 yapımı “Diğer Oğul” (Orijinal adıyla: Le fils de l’autre) filmi, kimlik ve ön yargılar üzerine derinliği olan, insanı derinlemesine düşündüren bir filmdir. Filmi seyrettiğimde, bizi biz yapan şeyin, dna, genetik vb biyolojik-fizyolojik faktörlerden değil bizzat içerisinde yaşadığımız toplumun kültürü tarafından şekillendiğini daha net kavramıştım.
Filmin yönetmenliğini Lorraine Lévy üstlenmiş. Ünlü fransız yazar Marc Levy’nin kızkardeşi olan yönetmenin ailesi de yahudi inanca sahip bir aile ancak onbeş asırdan beri Fransa’da yaşıyorlar. Dolayısıyla, hikâye biraz da yönetmenin kendi yaşamındaki kimlik anlayışı ile şekilleniyor.
Joseph, İsrail ordusuna katılmak üzere sağlık muayenesine girdiğinde kan grubunun anne ve babasıyla uyuşmadığı fark ediliyor. İsrailli Joseph ve Filistinli Yassine adlı iki gencin, doğumları sırasında (1991’deki Körfez Savaşı sırasındaki bir karmaşada) hastanede karıştıklarını 18 yıl sonra öğrenmelerini ve bunun onlarda yaratacağı kişisel ve kültürel iç çatışmasını anlatıyor.
Film, siyasi çatışmaların ötesinde kimlik, aidiyet ve “öteki” kavramlarını çok insancıl bir yerden sorguluyor.
Klasik bir politik dramdan ziyade, bu iki ailenin önyargılarını nasıl yıkmaya çalıştığını ve biyolojik bağ ile yetiştirilme tarzı arasındaki çatışmayı duygusal bir dille anlatıyor.
Siz hayatınızda bu soruyu kendinize hiç sordunuz mu? Genetik, DNA vb biyolojik faktörler mi sizi siz yapar yoksa yetiştiğiniz kültürel öğeler normlar mı?
Gelin bu durumu yaşanmış bir gerçek olay üzerinden inceleyelim.
Bir gün televizyonda bir haber izliyorsunuz. Ukrayna Meclis Başkanı Vasily Mokan’ın Türkiye gezisi… diye söylüyorlar haberi. Bir anda tüm dikkatim bu habere kayıyor. Bu kim diyorum içimden ve hemen google’ye giriyorum. İncelememi yaparken birden ABD’li beyzbol oyuncusu John Leo Mokan diye birisine daha rastlıyorum. Derken Romanya’da bir tane daha, Avrupa’nın en kuzeyinde Norveç’ten Erica Mokan, Sırbistan’da bir tane daha vb. şekliden sıralanıyor aynı soy ismi paylaştığım kişiler.
Oğuz boylarının kahramanlık hikayeleri ile büyüdüm. Ailem Türk milliyetçiliği ile yetişti ve bizi de öyle yetiştirdi. Bu nedenle bana ve kardeşime Türk imparatorlarının ünvanı olan isimler konuldu. Haçlı seferlerine lanet ettim ve hristyanlığı dizayn edilmiş bir din olarak tanımladım. İslamiyetin dünyadaki tek ve en doğru din olduğunu inanarak büyütüldüm ama karşımda benimle aynı soyismi paylaşanların hepsi Hristyan kökenliydi.
Bu işin tek çözümü var dedim ve DNA testi yaptırmaya karar verdim. İsviçreli I-Genea firması ile iletişime geçtim. Y (babanın soyu) ve X (anne soyu) genleri için detaylı bir raporla beraber, göç haritalarının ve muhtemel genetik karışımların olduğu lokasyonların detaylı raporu üzerine anlaştık. 40 gün sonra gelen sonuçlar, “Diğer Oğul” filmindeki Joseph gibi beni derinden sarstı. Hiç bir şey, anlatıldığı gibi değildi. DNA, dolayısıyla biyolojik veriler ile dedelerimin anlattığı Oğuz Boyu bilgileri birbirinden tamamen uyumsuzdu.
Y kromozom yani baba ata soyum, I haplogrubuna aitti ve bu haplogrup, Orta Asya ile hiç bir bağ taşımıyordu. MÖ 13.000 yılından beri Avrupa’nın merkezinde (Transilvanya) konumlanmışlardı ve Kuzey Avrupa insanının atalarıydı. I haplogrubumun atasından doğanların yayıldığı bölgeler Norveç %17, İngiltere Orkney Adaları %13, Kuzey Batı Fransa %12, Sardinya Adası %10, Bask Bölgesi %6 gibi yerlerdi.
Peki X kromozom’um yani ana soyum nasıl çıktı? N-M231 haplogrubu, annemin atalarını tanımlıyordu. Bu haplogrup, Batı Sibirya’dan Ural bölgesine kadar en yaygın haplogruptu ve günümüz Rus’larının büyük bölümü bu haplogruba dahildi. Annem ile aynı DNA’ya sahip ortak atalar, Hanti %17, Nenets %15 Batı Sibirya %14, Tuva %10 olarak sıralanıyordu.
Peki bu iki DNA nasıl birleşmişti ve günümüz Türkiye’sine nasıl ulaşmıştı? Rapor bize şunu söylüyordu;
⦁ Baba tarafı Transilvanya’da, Apuseni dağlarının eteklerinde, günümüzde Țara Mocanilor (Çobanlar Diyarı) olarak bilinen bölgede yaşayan insanlar.
⦁ Anne tarafı, Ural bölgesinde yerleşikken, Hazarlardan ayrılan ve Macar’ların büyük göçüne katılan Scythians-İskitler kabilelerinden (Kabar olarak tanımlanıyor günümüzde)
⦁ Birleşme, Macarlar ile göç eden İskit Kabilesinin (Kabarlar) ile (anne soyu), bölgede yaşayan yerel halk ile evlenmesiyle (baba soyu) ile sağlanıyor.
⦁ Modern Türkiye öncesi göç, 1786 yılındaki Habsburglara yönelik Horea İsyanı sonrası, yeni kurulan Romanya, Transilvanya’daki bu kabileyi Osmanlı’dan aldığı Dobruca bölgesine yerleştirdi ve kolonizasyon sürecini başlattı ve ailenin bu kanadı, ilgili bölgeye yerleşti.
Kendi araştırmamızı yaparken bulduğumuz bir doküman, “Citizenship, Nation And State Building The Integration Of Northen Dobrogea Into Romania 1878-1913, Constantin Iordachi” kabilenin doğrudan ismini vererek, bu kolonizasyon sürecini ve Osmanlı’nın bu sürece yaptığı hamleyi açıklamaktadır. Osmanlı, özellikle Transilvanya’dan gelen deneyimli çiftçileri ve hayvancılık ile uğraşanları, önce çok düşük bir vergi karşılığında kendi yanına çekiyor. Ardından da din değiştirip müslüman olanlardan da hiç bir vergi almadığını açıklıyor. Bu teklife olumlu yanıt verenlerin büyük çoğunluğunun, Osmanlı’nın bir zamanlar en büyük düşmanı olan Habsburg’lara yönelik “Horea İsyanı” katılımcıları olduğunu açıklıyor. Evet, sonunda gizem çözülmüştü…
DNA testi yaptıran ve benim ile aynı haplogruba sahip olup, iletişime açık olanlar, raporda listeleniyordu. O liste içinde Danimarka ve Norveçlilerin hatta İngiltere’nin kuzeyindeki Orkney Adalarında yaşayanlar ile iletişime geçmek, benim için harika bir deneyimdi ve bu iletişimin halen devam ettiğini söylemeliyim ancak benim Türkiye’den olduğumu gördüklerinde yaşadıkları o şaşkınlık ilginçti.
O zaman da sormuştum kendime; beni ben yapan neydi? DNA’mda gelen biyolojik ve fizyolojik özelliklerim miydi, yaşadığım ve büyüdüğüm kültür müydü? İletişime geçtiğim herkes, farklı ülkelerde yaşasa bile ortak bir değerde birleşiyorlardı. Bu birleşme görüntüde DNA gibi biyolojik bir özellik gibi gözüküyordu ama gerçek birleşme bunun dışındaydı. Neydi onları birleştiren şey? Dinleriydi. O din çevresinde sahip oldukları Avrupalı imajıydı.
Onlarla ortak biyolojik ataya sahip olsamda, beni onlardan farklı kılan şey neydi? Cevap, Atalarımın seçtiği din sonucu kendilerini Osmanlı ve sonrasında Türk olarak görmeleriydi.
Her ne kadar yazdıklarına ve söylediklerine katılmasam da aklıma İsmet Özel’in sözü geldi; “Avrupa ve Balkan coğrafyası için her Müslüman, Türktür…”
O zaman soralım kendimize; din, bireyin kimliğini belirleyen bir faktör müdür?
Kişisel deneyimim ile şunu söyleyebilirim; EVET…
Sizi siz yapan en önemli faktör, size kimlik kazandıran en önemli öğe, sahip olduğunuz genetik özellikleriniz midir?
Kişisel deneyimim ile şunu söyleyebilir; HAYIR…
Siz, içinde yaşadığınız topluluğun bir ürünüsünüz ve sizi o şekillendirir, DNA’nızı aldığınız genetik ya da biyolojik faktörler değil…
