Geçtiğimiz yazıda rengin ve ışığın gerçeği nasıl yeniden kurduğunu, Wes Anderson’ın pastel dünyalarından Zhang Yimou’nun çarpıcı paletlerine uzanarak tartışmış ve şu soruyu bırakmıştık: “Siz hangi rengi arıyorsunuz?”
Bazıları için o renk, gerçek hayattakiyle aynıdır. Bazıları içinse dünyanın bize sunduğu kirli, solmuş ve umutsuz gerçekliğin dışındaki bir tondur. İnsan bazen kendi hayatının soluk renklerinden o kadar yorulur ki, bir başkasının parlak hakikatine sığınmak ister.
Karşılıklı Bakan İki Ayna: Kimlik ve Hakikat..
Sinema ve gerçeklik arasındaki o en ince, en kırılgan ve en dokunaklı sınıra; Close-Up (Yakın Plan)’a yaklaşıyoruz.
Film, kendisini ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtan işsiz bir adamın, Hüseyin Sabzian’ın gerçek hikâyesini anlatır. Sabzian, bir aileyi bu kimlikle kandırır; onların evine girer, güvenlerini kazanır ve sonunda kimlik hırsızlığı suçlamasıyla yargılanır. Kiarostami hikâyeyi bir gazete haberinden öğrenir. Ardından olayın gerçek kahramanları ile iletişime geçer ve onları yaşadıklarını yeniden canlandırmaya ikna ederek filmini kayda alır. Öyle ki mahkeme sahneleri dahi büyük ölçüde gerçektir. Zaten Abbas Kiarostami sineması, toplumsal adalet, yüzleşme, kimlik temalarını merkezine almasıyla bilinir. Bu nedenle Sabzian’ın hikâyesine yönelmesi bir tesadüf değildir. Kaldı ki bu hikâye, saygı görme arzusunun, sınıfsal görünmezliğin ve sinemaya duyulan derin sevginin iç içe geçtiği kırılgan bir alana açılır veya bir yalanı gerçeğe çevirmeyi becerebilmeye..
Yakın Plan (Close– Up), hakikat ile kurmacanın bilinçli olarak bulanıklaştırıldığı çatlamış bir aynadır.
Filmde gördüğümüz unsurlar gerçeğe dayanır: gerçek kahramanlar, gerçek ışıklar, gerçek mekânlar ve yaşanmış bir olay… Ancak izlediğimiz şey doğrudan bir belgesel de değildir.
Sabzian paranın değil, bir kimliğin peşindedir. Kamera ona bu kadar yakınken izleyici, bir yargıçtan çok bir tanığa, hatta bir sırdaşa dönüşür.
Kiarostami’nin sürece dahil olarak davayı filme alması yalnızca olanı kaydetmekle kalmaz; insanların birbirine bakışını da değiştirir. Kendini “ gerçekte olduğu gibi” oynamak mümkün müdür? Rol nerede başlar, nerede biter?
Anlatıda karakter merkezsizliği; zaman, mekân ve nesnelerle kurulan ilişkiyle doğrudan bağlantılıdır. Üç farklı bakış açısı ,üç yönetmen vardır (Kiarostami – Makhmalbaf – Sabzian). Peki Sabzian neden herhangi bir yönetmen değil de özellikle Mohsen Makhmalbaf olmak istemiştir?
Sinema burada pasif bir araç değil, gerçekliğe dokunan bir güç hâline gelir. Final sahnesi bunun belki de en somut kanıtıdır. Sabzian, hayranı olduğu gerçek Makhmalbaf ile buluşur ve birlikte aileden bir çiçekle özür dilemeye giderler. Ancak bu sahnede ses kaydındaki kesintiler (bozulan mikrofon) ve cızırtılar vardır. Bunun teknik bir aksaklık mı (özür) yoksa bilinçli bir tercih mi olduğu hâlâ kesin olarak bilinmemekle birlikte, verilmek istenen mesaj manidardır: En gerçek anlar bile bütünüyle yakalanamayabilir. Sahne yeniden çekilemez; zira gerçek hayatın tekrarı yoktur!
Işık , renk , zaman ve gerçek.
Sinema ve gerçeklik serimizde Playtime’ın modern betonlarından başladık; bilinç dışının katmanlarından ve Hitchcock’un pencerelerinden geçtik. Sabzian’ın o kendi gerçekliğinde de, sinemanın sadece bir illüzyon değil, bir kimliğe tutunma ve dünyayı anlamlandırma , hatta bir yalanı gerçeğe dönüştürme gücüne şahit olduk.
Bu durakta heybemizde kalan, sinemanın gerçeği yalnızca taklit etmediği; onu yeniden kurduğu olacak.
Filmin adının da ‘’Yakın Plan’’ olmasına atıfla; belki de gerçek, ona ne kadar yakından baktığımızla ilgilidir.
