Garip insanları seviyorum. Çünkü onlar, hayatın kenarına not düşülmüş parantezler gibidir. Herkesin aynı melodiyi ezberlediği bir dünyada, kendi şarkısını mırıldananlardır onlar. Genel anlamda diğer insanlarla uyuşmazlar; çünkü uyum onların değil, sürünün meziyetidir. Yalnızdırlar; çünkü kalabalığın gürültüsünde ruhun sesini duymak imkânsızdır. Ve farklıdırlar; çünkü içlerinde başkalarının hiç yürümeye cesaret edemediği yollar vardır.
Toplum, çoğu zaman bir çerçeve çizer insana. Kim olduğunu, neye inanacağını, neyi seveceğini, hatta ne zaman susacağını bile tarif eder. Ama garip dediğimiz o insanlar genel insani kurallara uyarken, topluma oluşturan alelade insanlar tarafından çizilmiş günlük çerçeveleri kırıp geçenlerdir. Kendi aklıyla düşünebilen, kendi vicdanının sesiyle yön bulanlardır. Onlar çoğunluğun alkışını aramaz. Çünkü bilirler ki çoğunluğun alkışı, çoğu zaman en büyük ihanettir ruhun özgürlüğüne.
Ben, değerlerini kalabalığın geçici fikirlerine göre değiştirmeyen insanlara hayranım. Dün doğru dediklerine bugün sırt çevirmeyenlere, rüzgâr ne yöne eserse oraya savrulmayanlara… Çünkü böyle insanlar nadirdir. Onlar bir mevsime ait değil, zamansızlığa doğmuşlardır. Ve çoğu zaman bu “garip” ruhlar, en güzel, en saf, en dokunulmamış duyguları taşırlar içlerinde.
Belki kimseye benzemedikleri için dışlanırlar. Belki anlaşılmazlar, susturulurlar, hatta bazen “yanlış” ilan edilirler. Ama unutmamalı: Işık, çoğu zaman kalabalığın ortasında değil, bir köşede sessizce parlayan mumdadır. Ve insan ruhunun asıl güzelliği, işte o sessizlikte gizlidir.
Ben bu yüzden topluma uymakta ısrarcı garip insanları seviyorum. Çünkü onlar, dünyanın hızla unuttuğu hakikatleri hatırlatan yaşayan manifestolardır bana göre. Onlar, içimizdeki en derin aynayı tutarlar yüzümüze; bazen rahatsız eder, bazen de en çok ihtiyacımız olan şeyi: kendimizi, bize hatırlatırlar.
