İnsan, yumruğunu sıkabildiğinde güçlü olduğunu sanır. Bağırabildiğinde, korkutabildiğinde, susturabildiğinde. Gücü, başkalarının gözyaşlarında ya da titreyen seslerinde arar. Birini kırmak, ezmek, bastırmak ona zafer gibi gelir. Oysa bu, gücün en ilkel hâlidir taş devrinden kalma bir yanılsamadır bu.
Gerçek güç, vazgeçebilmekte gizlidir. Öfkeyi sessizce içinde yaşayabilmekte, elini kaldırmamayı seçebilmekte, bağırmamakta gizlidir. Çünkü ancak gerçekten güçlü olan, gücünü kullanmamayı seçebilir. Bıçak elindeyken geri çekilmek, birini yok edebilecekken affetmek, sesini yükseltebilecekken susmak… Bu, insanın Tanrısal yanına en çok yaklaştığı andır.
Tanrı kudretlidir, evet. Dağları yerle bir edebilir, yıldızları söndürebilir, bir halkı bir anda yok edebilir. Ama çoğu zaman etmez. Çünkü gerçek kudret, zarar verebilme ihtimali varken merhameti seçebilmektir. Sessiz kalmak, bağışlamak, beklemek… Güç, işte bu sabrın içinde saklıdır.
İnsan büyüdükçe anlar; kırmak kolaydır, yapmak zordur. Susturmak kolaydır, dinlemek zordur. Güç sanılan çoğu şey aslında zayıflıktan doğar. Saldırmak, korkudan. Hakaret, değersizlikten. İnsan, acı verebildiğinde değil, acı vermemeyi seçtiğinde büyür.
Güç, bir şeyi yapabilme yetisi değil yalnızca; yapmama iradesidir. Bu yüzden Tanrı, en güçlü hâliyle bile, merhameti tercih eder.
Ve bizler… Ne zaman ki gücümüzü, başkasının iyiliği için tutmayı öğreniriz; işte o zaman gerçekten güçlü oluruz.
