Otantik olmak, başkalarının beklentilerine göre değil, kendi değerlerine, duygularına ve gerçek benliğine sadık kalarak yaşamaktır. Kendini olduğun gibi kabul etmek, yapmacıklıktan uzaklaşmak, kendi doğrularını cesaretle ifade etmek ve hayatında maskelere ihtiyaç duymadan var olabilmektir.
Otantik bir yaşam, kendine yabancılaşmadan; ne istediğini, neye inandığını ve senin için neyin değerli olduğunu fark ederek yaşamaktır. Değerlerinle yaşadığın hayat arasında uyum olduğunda, iç dünyanla dış dünyan arasındaki mesafe de azalır.
Elbette sen sosyal bir varlıksın. Çevrendeki insanların düşüncelerinden, değerlerinden, inançlarından ve beklentilerinden etkilenirsin. Bu son derece doğaldır. Kendini ilişkilerin içinde tanır, geliştirir ve zamanla yeniden inşa edersin. Benliğinin oluşumu hayatın boyunca devam eder.
Asıl mesele, başkalarından etkilenmen değil; onların sesini kendi sesin sanmaya başlamandır.
Bazen kabul görmek, beğenilmek ve takdir edilmek için kendi isteklerinden vazgeçersin. Başkalarının hoşuna gideceğini düşündüğün seçimler yaparsın. İçinden gelmediği hâlde “doğru” kabul edilen bir hayatı yaşamaya çalışırsın. Bir süre sonra dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünür; fakat içinde bir şeylerin eksik olduğunu hissedersin.
Çünkü herkesin istediği kişi olmaya çalışırken, kendin olmayı unutmuşsundur.
İyi bir eş olmaya çalışırsın. İyi bir arkadaş, iyi bir evlat, iyi bir kardeş, başarılı bir çalışan, iyi bir yönetici, kariyer sahibi bir insan… Çevrendeki herkesin senden beklediği kişi olmaya çalışırsın. Fakat ne kadar çabalarsan çabala, herkesi memnun edemezsin. Üstelik başkalarını memnun etmeye çalışırken kendi hayatından uzaklaşmaya başlarsın.
Geçtiğimiz günlerde bir kadın doktorla konuşuyordum. Bana şöyle dedi:
“Ben hiçbir zaman doktor olmak istemedim. Ablam doktor olduğu için ailem beni de doktor yaptı. Oysa ben butik açmayı, rengârenk elbiseler giymeyi ve onlarla ilgilenmeyi çok seviyorum. İleride mutlaka bir butik açacağım. Şimdi hayatımdan memnunum ama sanki ben, ben değilim.”
Bu cümlede otantik olmamanın en temel çatışmalarından birini görebilirsin:
Hayatını yaşıyorsundur ama o hayatın gerçekten sana ait olup olmadığını sorgulamaya başlamışsındır.
Bazen kendine şu soruyu sorman gerekir:
“Ben gerçekten bunu istiyor muyum, yoksa benden istendiği için mi yapıyorum?”
Bu soru seni kendi sesine götürebilir.
Sesini Arayan Kuş
Eski bir ormanda yaşayan küçük bir serçe varmış.
Bu ormanda her kuşun kendine ait bir rolü varmış. Papağanlar parlak renkleriyle dikkat çeker, bülbüller güzel şarkılar söyler, kartallar ise gökyüzünde en yükseklere uçarmış.
Küçük serçenin ise ne parlak tüyleri ne de bülbül kadar büyüleyici bir sesi varmış. O sadece içinden geldiği gibi cıvıldar, yerden topladığı küçük tanelerle karnını doyurur ve kendi hâlinde yaşarmış.
Fakat çevresindeki kuşlar ona sürekli:
“Sen neden bülbül gibi güzel ötmüyorsun? Neden papağanlar gibi süslü görünmüyorsun? Neden kartallar gibi yükseklerde uçmuyorsun?” diye sorarlarmış.
Serçe bir süre sonra kendisinde bir eksiklik olduğuna inanmaya başlamış.
“Demek ki böyle olduğum hâlimle yeterince iyi değilim.” diye düşünmüş.
Bir gün diğer kuşlara benzemeye karar vermiş. Tüylerini renkli yapraklarla süslemiş, bülbüllerin ezgilerini taklit etmeye ve kartallar gibi daha yükseğe uçmaya çalışmış.
Fakat ne yaparsa yapsın kendisi gibi olamıyormuş.
Sesi tuhaf çıkmış, kanatları yorulmuş, üzerine taktığı yapraklar uçup gitmiş. En kötüsü de kendi doğal sesini çıkarmaktan vazgeçtiği için bir süre sonra kendi sesini duyamaz hâle gelmiş.
Yapayalnız ve yorgun bir şekilde bir dalın üzerinde otururken ormanın en bilge yaşlı baykuşu yanına konmuş.
Serçeye bakıp şöyle demiş:
“Başkasının şarkısını söylemeye çalışırsan kendi nefesini tüketirsin. Bu ormanın senin bir başkasına dönüşmene değil, kendi sesini bulmana ihtiyacı var.”
Serçe bir süre sessizce düşünmüş. Sonra üzerindeki yaprakları silkelemiş, derin bir nefes almış ve uzun zamandır ilk kez içinden geldiği gibi ötmeye başlamış.
Küçük, sade ve ince sesiyle cıvıldamış.
Bu ses ne bülbülün sesiymiş ne papağanın ne de kartalın. Ne daha güzelmiş ne daha gösterişli…
Ama ona aitmiş.
Ormandaki kuşlar birer birer susmuş ve onu dinlemeye başlamış.
Serçe o gün anlamış:
Kendi sesinin değeri, başkasının sesine benzeyip benzememesinde değil; sana ait olmasındadır.
O günden sonra serçe kimseye özenmemiş. Bülbül olmaya, papağan gibi görünmeye, kartal gibi uçmaya çalışmamış.
Sadece serçe olmuş.
Ve belki de ilk kez gerçekten özgürleşmiş.
Kendi Sesini Duyabiliyor musun?
Sen de bazen çevrendeki insanların beklentileri arasında kendi sesini kaybedebilirsin.
“Böyle yapmalısın.”
“Bunu seçmelisin.”
“Bu yaşta bunu başarmış olmalısın.”
“İyi bir insan böyle davranır.”
“İnsanlar ne der?”
“Ya yanlış yaparsam?”
Bu cümleler zamanla zihninde öylesine güçlü bir hâle gelebilir ki kendi sesini duymakta zorlanırsın.
Oysa otantik olmak, herkesten farklı olmak değildir. Sırf farklı görünmek için farklı davranmak da otantiklik değildir.
Otantik olmak; seçimlerinin sorumluluğunu üstlenebilmek, yaptığın şeyin arkasında durabilmek ve hayatının sana ait olduğunu hissedebilmektir.
İşinde, ilişkilerinde, ailende, arkadaşlıklarında ve günlük kararlarında kendine şu soruyu sorabilirsin:
“Bu gerçekten benim seçimim mi?”
Bazen cevabın “evet”, bazen “hayır” olabilir. Önemli olan, bunu fark edebilmen.
Çünkü kendini tanımak, bir kez ulaşıp bir daha değişmeyecek bir sonuç değildir. Sen değişirsin. İhtiyaçların değişir. Değerlerin yeniden şekillenebilir. Hayat deneyimlerin seni dönüştürür.
Otantiklik, “Ben buyum ve asla değişmem.” demek değildir.
Tam tersine, değişirken bile kendinle bağını koruyabilmektir.
Kendine Sadık Kalmak
Otantik yaşamak, her zaman huzurlu ve kaygısız yaşamak anlamına gelmez.
Bazen kendi sesini dinlemek daha fazla kaygı yaşamana neden olabilir. Çünkü başkalarının beklentilerine göre yaşarken önünde hazır yollar vardır. Ne yapman gerektiğini, nasıl davranacağını ve hangi seçimin daha “doğru” kabul edildiğini başkaları sana söyleyebilir.
Fakat kendi sesini dinlemeye başladığında hazır haritalar yetersiz kalır. Kendi yolunu çizmen gerekir.
İşte burada cesaret devreye girer.
Kierkegaard’ın ifadesiyle kaygı, özgürlüğün baş dönmesiyle ilişkilidir. Çünkü özgür olduğunda seçim yapmak zorundasın. Seçim yaptığında ise sonucunun sorumluluğunu üstlenirsin.
Bu yüzden otantik olmak, her zaman kendinden emin olmak değildir.
Bazen korkarak seçim yaparsın.
Bazen tereddüt edersin.
Bazen ne yapacağını bilemezsin.
Bazen seçtiğin yolun doğru olup olmadığını uzun süre sorgularsın.
Ama bütün bunlara rağmen kendi içindeki sesi dinlemeye devam edebilirsin.
Belki de mesele kaygısız bir hayat kurmak değildir.
Mesele, kaygının varlığına rağmen kendine sadık kalabilmektir.
Otantik olmak, kendini seçme cesaretidir.
İçine sinmeyen şeylere gerektiğinde “hayır” diyebilmektir. Başkalarını memnun etmek uğruna kendinden vazgeçmemektir. Kendi değerlerini tanımak ve hayatını bu değerlerle uyumlu hâle getirmektir.
Bazen otantik kalmak, vazgeçmeyi göze almaktır.
Sana ait olmayan beklentilerden…
İçine sinmeyen ilişkilerden…
Sırf başkaları istiyor diye sürdürdüğün alışkanlıklardan…
Kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmaktan…
Ve en önemlisi, başkalarının sesini kendi sesin zannetmekten…
Sürekli “evet” demek yerine gerektiğinde “hayır” diyebilmek de kendine verdiğin değerin bir göstergesidir. Çünkü kendi sınırlarını fark etmek, kendi ihtiyaçlarını ve varlığını önemsemek anlamına gelir. Kendine ait olmayan bir hayatı sırf başkalarını memnun etmek için sürdürdüğünde, zamanla içsel huzurundan uzaklaşabilirsin.
Bu nedenle kendine zaman zaman şu soruları sor:
“Ben ne istiyorum?”
“Benim için gerçekten ne değerli?”
“Hayatımda hangi seçimler bana ait?”
“Başkalarını memnun etmek için kendimden nelerden vazgeçiyorum?”
Bu soruların cevapları, seni kendi sesine biraz daha yaklaştırabilir.
Çünkü sen başkalarının hayatını yaşamak için dünyaya gelmedin.
Senin de söylemen gereken bir şarkın var.
Belki sesin bülbülünki kadar güçlü değildir.
Belki yolun kartallar kadar yükseklerde değildir.
Belki hayatın başkalarınınki kadar gösterişli görünmez.
Ama o ses senin sesinse, o hayat senin hayatınsa, işte o zaman kendine ait bir yaşamın vardır.
Ve belki otantik olmak tam olarak şudur:
Kendini bulmak değil, kendini kaybetmemektir.
Kendi sesini duy.
Kendi yolunu seç.
Kendi hayatının sorumluluğunu al.
Çünkü dünya senin başka birine dönüşmeni değil, kendi sesinle var olmanı bekliyor.
