Hep kazançlar konuşulur. Çünkü yaşadığımız çağ bize kazanmayı emreder. Kaybettiklerimizi dile getirmemizi de istemez. Kazanmamızı istediği şeyler de makam, mevki, para, eşya, arsa, döviz, altın vb. şeylerdir. Manevi şeyleri kazanç saymaz. Çünkü onlar sistemi beslemez aksine sistemin çarklarını yavaşlatır. Düşünsenize iki insan profili var. Birisi diyor ki evde bir araba var, işimi görüyordu ama falanca marka arabanın o en iyi modeli çıkınca paramı toparladım, üstüne kredi çekip o arabayı aldım. Şimdi birisi sıfır iki tane arabam oldu. Yalnız bir sorunum var. Onun için de küçük bir garaj yapmam gerekecek. Diğer kişi de diyor ki eski arabamla idare ediyorum. Bana çok sorun çıkarmıyor. Arabam çalışır durumda iken yeni arabayı israf kabul ederim ve kesinlikle almam.
Şimdi bu iki karakteri inceleyelim. İlk kişi sermayeyi yedi, üstüne kredi çekip bankaya borçlandı. Parayı yüksek ihtimal uluslararası araba şirketinin kasasına koydu. Onun için de çeşitli inşaat malzemeleri alıp garaj yaptırdı. Arabanın yakıtı, kasko, sigorta ve yıllık bakım derken sermaye açısından makbul vatandaş oldu. Sermaye buradan o kadar çok kazanç sağladı ki tam aradığımız insan profili bu dedi.
İkinci kişi ise yukarıda saydığımız hiçbir eylemi gerçekleştirmedi ve parası cebinde kaldı. Sermaye bunu makbul insan saymaz ve onun istediklerini yerine getirmiyor.
Bu iki örnek bağlamında neleri kaybetmişiz ona bakalım.
İnsan iradesini kaybetti. İnsanın doğrular ve yanlışlar karşısında onu harekete geçiren noktalardan birisi de iradedir. İradesini koruyan insan yanlış yola kolay kolay sapmaz. Öyle şaşalı bir hayatın içindeyiz ki önümüze konulan her fırsat illaki sahip olmamız gerekiyormuş gibi muhakeme bile yapmadan sahip olmaya çalışıyoruz. Bir yönümüz irade koysa bile ona çok takılmadan sahip olma arzusuna kapılıyoruz.
İnsan doğallığını kaybetti. İçinden geldiği gibi yaşamayı artık herkes beceremiyor. Maskeler takılıyor, istenilen kalıplara giriliyor ve ona göre bir hayat sürülüyor. Ne yazık ki bu da inşa edilen benliğin dışında bir insan portresi sunuyor. Çünkü maskeler bir ortam için veya bir kişi karşısında olması gereken zorunlu bir hal gibidir. Çevresine mutlu insan portresi, patrona tebessümlü çalışkan bir insan portresi, menfaati olan kişiye göz yuman bir insan portresi, çıkarı olan bir kişiye ise her daim hizmetkar bir insan portresi… Örnekler çoğaltılabilir. Kendini kaybeden ve yeni bir kalıba giren insan doğallığı kaybetti.
Mutevazılığı kaybeden bir insan portresi. Ne yazık ki günümüz insanı her geçen gün daha çok bireyselleşiyor. Bu da kendini daha çok önemsemesine sebep oluyor. Kendini önemseyen insan ise ne yazık ki kendini mutlu etmeye çalışıyor. Yetinme duygusu zamanla törpüleniyor. Şu benim olsun bu benim olsun derken hiçbir şey yetmez hale geliyor. Hatta elindekileri beğenmemeye başlıyor. Eğer kendi koyduğu çıtanın altında kalmışsa vay haline o zaman içi içini kemiriyor. Bir de dışarıdan sen daha sahip olmadın mı cümlesini duyarsa işte yıkımı o zaman yaşıyor. Alçakgönüllü maskesi düşüyor sahip olma hırsı başlıyor.
Buna dair örnekleri çoğaltabiliriz. Aslında kendimizde kaybettiklerimizle beraber başkalarından da yitip gidenler bir araya geldiğinde artık insan sevgisinin ve saygısının azaldığı bir çağı yaşıyoruz. Dolayısıyla mutsuz insanlar olarak da her yeni güne serzenişle başlıyoruz. Bir yandan da kazanacaklarımızın hayallerini kuruyoruz. Bu kısır döngüden çıkabilmek için kaybettiklerimizi hatırlayıp onarları kazanma çabası içinde olmalıyız. Zira en büyük kazanç budur.
