Zamanın ötesinden seslenen insanların varlığı bir millete her daim güven verir. O seslenişler boşuna değildir. Milletin var olma iddiasını, gelecek ufkunu, ideallerini diri tutar. Türk milleti de böyle kıymetli isimleri her daim bağrından çıkarmıştır. Üstad Necip Fazıl Kısakürek de böyle bir isimdir. Üstad, bir ülkenin geleceği gençlik olduğu için her daim onlara farklı bir şekilde seslenmiştir. Gençlerden beklediği bazı vasıflar vardır ki bunlara itiraz eden bir ses olamaz. Mesela gençlerden nefs ve kainat muhasebesi ister. Bunu insan önce kendini bilir sonra alemi bilir, diye ifade edebiliriz. Gençlerden fedakarlık ister. Fedakarlığın söz konusu olmadığı ortamda konfor söz sahibidir, diye düşünebiliriz. Böyle bir toplumun batması da haktır. Gençlerden zevk, zarafet ve estetik ister. İnsanoğlu zevk sahibi olmasaydı. Eşyaya karşı bakışı doğaya karşı bakışı çok farklı olurdu. Belki de bir hayvan kadar sıradan bir bakışa sahip olurdu. Estetik zevk ve zarafet duygusu aynı zamanda sanat dediğimi o büyük güzelliği ortaya çıkarmıştır, diye düşünebiliriz.
Üstad, gençliğin cemiyeti oluşturacağına inanır. Bunu destekleyecek ifadeleri 23 Kasım 1945 tarihli yazısında görebiliriz.
“ Genç adam! Senin için mefkure inşa ediyoruz. Ellerimizde baltalar, kazmalar, topuzlar ve cetveller, pergeller, şakuller… Habire kesmek habire yıkmak, habire ezmek ve habire ölçmek habire biçmek habire ayarlamak borcundayız. Tükürükle çimentolanmış yalancı direkler kesilir, pamuk ipliğine bağlı sahte çatılar yıkılır. Tezekten uydurma mabutlar ezilirken çıkan toz duman içinde bir an yapıcılığımız göze görünmeyebilir. Yahut planın karşısında gözleri ölü gözü gibi donmuş kalmış bir mühendise de benzeyebilir. Yapıcılık hummasından başka bir şey düşünmeyen bir tecride de mıhlanabiliriz. Aldanma! Mutlaka yapmak için yıkmanın ve mutlaka yıkmak için yapmanın ne demek olduğunu Allah isterse sana göstereceğiz.
Biz ki seni sağ kaburga kemiğimizin altındaki ciğerden sol mememizin aşağısındaki yürekten kızgın kafatasımızın içindeki beyinden daha aziz ve daha hayati bir varlık biliyor. Ve o çapta seviyoruz. Sakın seni sık sık ele aldığımız teşhir eder gibi olduğumuz yaralar gibi göründüğümüz zaman bize kızma! Mukaddes emanetlerin henüz kanında rüya gören doğmamış çocuklara doğru bayraktarı olan seni ne anne ne baba ne kardeş ne de sevgili bizi bu kadar sevebilir. Müsaade et, hissi olmayalım ve sana afyon gibi değil; kaynar su, ateş, kezzap gibi gelelim! Gaye belki asırlardır üstüne tabaka kir küf ve pas yığılan kendi öz madenini sana göstermek seni bu öz madenin davacısı kılmaktır.
Sen bir sebep değil, neticesin! Ve eğer bugün, bir netice olarak bazı iflasların mahsun ve mazur tablosunu çiziyorsan lanet olsun sana bu neticeyi aşılayan müessirlere!
Kıyıya vurduğumuz, sebep; çıldırasıya koruğumuz da netice , yani sen… Davaya netice yolundan, cümle kapısından girmeyip de nereden dolanalım?
Senin – ister farkında ol, ister olma- Mahşer günü bizden davacı olmaman için biz de bu dünyada senden davacı olacağız. Bunu anla, tahammül et ve bizi anne, baba, kardeş, sevgili derecesinin üstünde olmasa bile yanı başında sev!
Bil ki muradımız sensin!”
İşte böyle net ve açıkça bir sesleniş ile karşı karşıyayız. Modern dönemde sakız çiğner gibi ağızda yuvarlanıp giden ve tesiri olmayan cümlelerin yanında ne kadar da net ifadeler. Hele ki elimizden kayıp giden çocukları ve gençleri gördükçe kahrolmamak elde değil. Ne yazık ki 81 sene önceki seslenişin ne anlama geldiğini hala kavramış değiliz ve bu gaflet uykusu da bundandır. Üstadı gençlerle daha çok buluşturmak dileğiyle…
Not: Emrah Kısakürek’in Okur dergisinde yazdığı yazıdan alıntı yapılmıştır.
