Geçtiğimiz haftalarda mitolojik bir karakterin modern dünyadaki aidiyet arayışını anlatan Undine filmini incelemiştik. Bu hafta ise benzer bir temayı bambaşka bir dönem ve anlatımla ele alıyoruz:
François Truffaut’nun ilk uzun metrajlı filmi olan 400 Darbe (Les Quatre Cents Coups, 1959) modern Paris’te yaşayan küçük bir çocuğun gözünden insanın en temel ihtiyacını yani “ait olma arzusunu” anlatan bir başyapıt, sinema tarihinde çığır açan yapımlardan biri.
Filmin adı, Fransızcada doğrudan 400 darbe anlamına gelen bir ifade değil ,“ tozu dumana katmak, yaramazlık yapmak’’ gibianlamlarda kullanılan bir deyimden geliyor. Bu isim, ana karakterimiz Antoine Doinel’in hem ailesi hem okulu hem de çevresi tarafından sürekli yanlış anlaşılmasını ve maruz kaldığı görünmez baskıları kusursuzca simgeliyor.
Kısa bir not olarak, IMDb puanı 8.0 olan film, çok sayıda uluslararası ödülün yanı sıra 1959 Cannes Film Festivali’nde François Truffaut’ya En İyi Yönetmen Ödülü’nü dekazandırmıştı.
Film, çocuğun davranışlarını yalnızca bir problem olarak gören yetişkin dünyasına, bu sorunların nedenlerini göstererek meydan okuyor. Antoine’ın yaşadığı çıkmazlar, onun zor bir çocuk olmasından ziyade ailesi ve çevresi tarafından anlaşılmamasından, dinlenmemesinden ve kabul görmemesinden kaynaklanıyor. Hikaye, yalnızca bir çocuğun büyüme öyküsü değil; yetişkinlerin ona yüklediği yargıların, cezaların ve yanlış anlamaların bir çocuğun kendi gerçekliği üzerindeki yıkıcı etkisini gösteriyor.
Aynı zamanda yarı otobiyografik bir nitelik taşıyan filmde Antoine karakteri, Truffaut’nun büyük ölçüde kendi yaşam öyküsünden izler barındırıyor ve yönetmenin alter egosu (yönetmenin kendi kişiliğini, dünya görüşünü ve korkularını bir karakter üzerinden filme yansıtması) olarak kabul ediliyor. Örneğin; tıpkı filmdeki gibi, gerçek hayatta da Truffautdoğduktan kısa bir zaman sonra annesi üvey babasıyla evlenmiş ve soyadı üvey babasından gelmiştir.
Truffaut, ilgisiz bir aile ortamında büyüyen bir çocuğun yaşadığı gerçekliği anlatırken mekanı anlatının ayrılmaz bir parçasına dönüştürüyor. Dar ve sıkışık yaşam alanları, Antoine’ın yalnızlığını ve aidiyetsizlik duygusunu görünür kılıyor.Antoine’ın yaşadığı küçük apartman dairesi ve kapıya yakın, sıkışık odası, aile içinde ona gerçek anlamda bir yer olmadığının ve bir fazlalık gibi hissettirildiğinin görsel bir kanıtı. Çocuğun ev içi tartışmalara ve kendisine yönelik olumsuz konuşmalara sürekli şahit olması da cabası…
Bu anlatıda Paris de yalnızca bir fon değil, başlı başına filmin karakterlerinden biri. Fransız Yeni Dalga sinemasının en önemli özelliklerinden olan elde taşınabilir kameralar sayesinde, sokak çekimlerinde şehir en doğal ve canlı haliyle görüntülenmiş. Bu belgesel estetiği filme güçlü bir gerçekçilik kazandırırken, geniş açılı ve hareketli kamera kullanımı seyirciyi karakterle birlikte hareket etmeye davet ediyor. Kamera, dar iç mekanlarda Antoine’ın sıkışmışlığını hissettirirken, dış mekanlarda ve özellikle finalde sahile doğru uzanan o meşhur koşu sahnesinde ferahlık arzusunu görsel olarak pekiştiriyor.
Nitekim film, dönemin son derece katı ve ezberci eğitim sistemini sert biçimde eleştirmesiyle, gösterime girmesinin ardından Fransa’da çocuk eğitimi üzerine yürütülen tartışmalara önemli katkılar sağlamış ve öğrenci merkezli eğitim anlayışının güçlenmesini simgeleyen yapımlardan biri olmuştu.
Finalde Antoine’ın kaçışını ve koşusunu uzun süre takip eden hareketli kamera, o suya ve sahile ulaştığında duruyor. Tıpkı Undine’de olduğu gibi bu filmde de su, güçlü ve dönüştürücü bir sembol. Hatırlarsınız, Undine için su; ait olduğu dünya ve gerçek kimliğiydi. Bu filmin sonunda Antoine’ın suya kaçışı ise onun için bir yol ayrımı veya yeni bir başlangıç. Her iki filmde de su, karakterin kendi gerçekliğiyle yüzleştiği ve o ana kadar süregelen düzenden kopup başka bir boyuta geçtiği kırılma noktası.
Filmin final sekansında da Antoine’ın kameraya, yani doğrudan seyirciye bakması ile görüntü donuyor. Bu bakış, yalnızca bir çocuğun seyirciyle kurduğu bağ değil “Siz de oradasınız” diyen ve aynı zamanda “Bundan sonra ne olacak?” sorusunu yüzümüze vuran açık uçlu bir kapanış. Truffaut, cevabı vermek yerine bu sorumluluğu tamamen seyirciye bırakıyor ve Antoine’ın geleceğini bizim hayal etmemizi istiyor ve tabii ki şu can alıcı soruyu da zihnimize kazıyor:
“Bir çocuğun dünyasını görmezden gelir, onu anlamaz ve belirsiz bir geleceğe terk ederseniz; o çocuk da bir gün kaçıp arkasına baktığında, o kadrajda sıkışıp kalan gerçekten kimdir?”
