Esra T.
Geçtiğimiz haftalarda Blade Runner’ın neon ışıklarıyla örülü evreninde, belleğin dışarıdan yüklenebilir bir veri setine dönüştüğü distopik bir gerçekliğe tanıklık etmiş; karakterlerin “Gerçek miyim?” sorusuna somut kanıtlar ve yapay anılar üzerinden yanıt arayışlarını incelemiştik.
Bu hafta ise daha sakin, daha melankolik ve mitolojik bir gerçeklik alanına geçiyor; rotamızı Berlin’e çeviriyoruz. Karşınızda Undine.
Blade Runner’da karakterler insan olduklarını kanıtlamaya çalışırken, onlar için “insandan daha insan” tanımı kullanılıyordu. Undine’de ise insan olma arzusu, gücünü doğrudan kadim bir efsaneden alıyor. Christian Petzold’unfilmi, benzer bir kimlik sorgulamasını teknolojinin soğuk sınırlarından çıkarıp mitolojinin büyüleyici ve trajik alanına taşıyor.
Filmin yönetmeni ve senaristi Christian Petzold, çağdaş Alman sinemasının önemli hareketlerinden biri kabul edilen Berlin Okulu’nun önde gelen temsilcilerinden. Şehir odaklı ve karakterlerin iç dünyalarını merkeze alan bu akım; düşük bütçeli bağımsız yapımları, gündelik yaşamı ıskalamayan anlatıları ve minimalist üslubuyla tanınıyor. Hollywood’un büyük dramatik patlamalarından ziyade bireyin sessiz dönüşümlerine ve incelikli anlarına odaklanan bu sinema anlayışında Petzold, aidiyet, kimlik, hafıza ve tarih gibi ağır temaları sade ama yoğun bir anlatımla işliyor.
Undine’i izlerken seyirciyi sarmalayan o Berlin sokaklarında dolaşma hissi, bu sinematik üslubun en somut yansımalarından biri. Başkarakter Undine, mesleği gereği Berlin’in sokaklarını, meydanlarını ve mimari tarihini anlatan bir tarihçi. Film boyunca yalnızca şehri değil, aynı zamanda şehrin katman katman biriken hafızasını da adımlıyor. Karakterlerin sokaklar, tren istasyonları ve otel lobileri gibi geçiş mekanlarında vakit geçirmeleri de tesadüf değil. Bu alanlar, modern dünyadaki bireyin köksüzlüğünü ve aidiyet arayışını görünür kılıyor.
Filmin dünyasını tam anlamıyla kavrayabilmek için ise Undine isminin kökenine dönmek gerekiyor. 16. yüzyılda Rönesans hekimi Paracelsus’un yazılarında karşımıza çıkan undineler, suyla ilişkilendirilen mitolojik varlıklar. İnsan formuna sahip olmalarına rağmen ruhları yok. Bir insanla gerçek bir bağ kurduklarında ya da onunla evlendiklerinde ruh kazanabileceklerine inanılıyor. Ancak ihanete uğrarlarsa sevgililerini öldürmek ve ait oldukları sulara geri dönmek zorundalar.
Yönetmenin efsaneyi fantastik bir gösteriye dönüştürmek yerine gündelik hayatın tam merkezine yerleştirdiğini, filmin daha ilk dakikalarında görmek mümkün. Biten bir ilişkinin son anlarında Undine’in Johannes’e söylediği “Beni terk edersen seni öldürmek zorunda kalırım, biliyorsun bunu.” cümlesi, hikâyenin arkasında gizlenen bu kadim mitolojinin kapısını aralıyor. Ayrılık sahnesinin hemen ardından kafedeki akvaryumun patlaması, bu mitolojik katmanın gündelik gerçekliğe sızdığı kırılma anı olarak karşımıza çıkıyor. Su burada bastırılmış efsanenin fiziksel biçim kazanmış hâli. Bu kırılmayla birlikte Undine anlatısına Christoph’un girişi, yeni bir aidiyet ihtimalinden çok aynı döngünün farklı bir formda yeniden başlaması gibi hissediliyor.
Undine efsanesiyle paralel biçimde ilerleyen hikâyede ölüm, yeniden doğuş ve fedakârlık iç içe geçiyor. Johannes’in ölümü, Christoph’un hayata dönüşü ve sonunda Undine’in ait olduğu sulara geri çekilişi, filmin gerçeklikle masal arasındaki sınırları bilinçli olarak bulanıklaştırdığı anlar hâline geliyor. Buna telefon konuşmalarının gerçekten yaşanıp yaşanmadığına dair belirsizlik ve karakterlerin iki dünya arasında asılı kalmış hissi de eklendiğinde, seyirci sürekli değişen bir gerçeklik algısının içinde kalıyor.
Undine, kadını merkeze alan anlatısı ve su imgesi etrafında kurduğu döngüyle, gerçeklik ile mit arasındaki sınırın zaten hiçbir zaman kesin olmadığını hatırlatıyor. Petzold’un ilgilendiği şey hikâyenin kendisi değil, onun nasıl “gerçek” kabul edildiği.
Sizce de bizi içine çekip bir türlü çıkamadığımız şey masal olduğunu bildiğimiz hâlde inanmaktan vazgeçemediğimiz hikâyeler değil mi?
