NİETZSCHE AĞLADIĞINDA KİTAP ANALİZİ ÜZERİNDEN, FOTOKOPİ MAKİNASI TİPİ OKUR YAZARLIĞA ELEŞTİRİ
Sosyal medyada sürekli okuduğu kitapları paylaşıyordu. Fosforlu kalemleri ile kitabın altını çizdiği yerleri paylaşıp, alıntılar yapmak ile çok meşguldü. Alıntıladığı aforizmaların, kendisini büyük düşünür (!) gibi gösterdiğini düşünüyordu.
Hafta sonundaki barbekü (!) partisine -bildiğiniz mangal yani- davet ettiği arkadaşlara, kütüphanesini gezdirdiğinde, artık dilimize pelesenk olmuş şaşkınlık belirten wowwww ifadesini söylemeden duramıyorlardı, davetliler. Bu kadar övgü sonunda ego’su şişmiş ve mangaldaki lezzetsiz dana eti gibi kızarmak üzereydi. Hele okuduğu kitapları işaretlemek için yaptırdığı adının ve soyadının yazdığı “abc xyz Kütüphanesi” kaşesi, beni güldürürken, bir çok insanı şaşkına çeviriyordu.
Sorun okuması değildi, sorun onun bir fotokopi makinası okuyucusu olmasıydı. Evet okuyordu ancak bilgi, kuram, görüş ve düşünceler arasında bağ kuramıyordu. Sürekli olarak okuduğu tarih kitapları, onun aslında yetişkin bir Tommiks, Teksak, Kaptan Swing müptelası olan, kahramanlık öykülerine meraklı bir yetişkin görünümlü çocuk olduğuna ilişkin düşüncemi daha da güçlendiriyordu.
Ve parti’deki en dobra kızlardan birisi, genel cerrah olanı, kütüphaneden seçtiği kitabı ve onun meşhur kütüphane damgasını göstererek sordu;
“Nietzsche Ağladığında kitabını da okumuşsun. Nasıl buldun?”
Bu da nereden çıktı diyormuş gibi baktı arkadaşının yüzüne.
“Çok beğendiğim bir kitap değildi. Yalnız ve mutsuz bir filozof ile tıp doktorunun hiyakesini anlatıyor” diyerek cevap verdi, herhangi bir konuyu önemsemediğinde dudaklarının bir köşesini yukarı kaldırarak gülümsüyormuş gibi yaparak.
Ama bizim çetin ceviz olan Doktor kızımız, avının çaresizliğini ve yaptığı şovun boşluğunu çok önceden anlamıştı ve avıyla biraz daha oynamak ister gibiydi;
“Bir roman olmasına rağmen, bir çok konuya değinen, özellikle senin gibi kültürel birisinin bir çok disiplini bir arada bulabileceği ve yorumlayacağı bir kitabı, bir hikaye kitabı gibi özetlemen, beni şaşırttı.”
Konuyu kapatmak istediği her halinden belliydi avın. O kendini beğenmiş lümpen burjuva özentisi haliyle, çevresine hava atmak için çırpınan zavallı Av’ı izlemek, dürüst söylemek gerekirse bana da keyif veriyordu. Sınıf bilinci olmayan bir lümpen, en çok tiksindiğim insan türüydü.
-“Biliyorsun aynı anda 2-3 kitap birden okuyorum. O yüzden tüm enerjimi bu kitaba veremedim.”
-“Bence sen hiç bir kitaba enerji vermiyorsun, sadece sosyal medya şovu için okuyorsun” diyerek mızrağı avına savurmuştu, bizimki cesurca.
O mangal’ın sıcaklığını kesen buz gibi hava’yı tahmin edebilirsiniz. Av, yapacağı en büyük hatayı yapıp;
-“O zaman sen söyle bakalım. Bu kitap ne anlatıyor?” diye kendince karşı saldırıya geçti ancak bu saldırının, kendi ölüm fermanını imzalamak olduğunu bilmiyordu.
-“Geçen haftalarda paylaştığın ama anlayıp anlamadığına emin olmadığım Aşkın Metafiziği kitabının yazarı Arthur Schopenhauer’e göre hayatın anlamı İsteme’dir. İsteme, insanın yaşamının en temel noktasıdır. İstek, ihtiyaçların karşılanması için gereklidir ki ihtiyaçlar karşılanmazsa, insanın varlığı yok olur. İsteme ihtiyaçların giderilmesiyse, ihtiyaçlar nelerdir? Herkes Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden bahseder ama senin de bildiğin gibi, gerçi bildiğinden pek emin değilim, bu teori kendisine ait değildir, Epikür’e aittir. İhtiyaçları temel ihtiyaçlar ve sosyal ihtiyaçlar diye ikiye ayırmıştır Epikür. Psikanaliz’de id yani temel ihtiyaçlar, istemeler baskınken, süperegoda sosyal ihtiyaçların karşılanmasında baskındır. Ego da her ikisi arasında dengeyi sağlar. Okuduğunu söylediğin o roman, aslında bu duyguların savaşını bize hikaye diliyle anlatır. Şunu söyler roman kısaca, temel ihtiyaçların karşılanması için id baskınken bir mağara adamı olursun, sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlarken de süper ego devreye girer, her ikisinin dengesini sağlayan ego, seni normal bir insan yapar. İnsan’ın amacı, üstinsan yani übermensch olmak ve ego’nun kontrolündeki insanı aşmak olmalıdır düşüncesini anlatıyor yazar bu hikaye ile”.
Av’ın kafasının karıştığı her halinden belliydi çünkü tarihi kitaplar okumaktan, kahramanlık hikayeleri dinlemekten, bu tür analizleri yapamayacağına ilişkin öngörülerim gerçek çıkıyordu.
-“Üstinsan, Hitler’in Nazi Almanyası için belirlediği bir hedef değil miydi?” diye bilgiçlik taslamaya çalıştı Av ama artık kapana sıkışmıştı. Avcı, avına son darbeyi indirmeden önce son oyunu sahneye koydu;
-“Üstinsan kavramını anlamayan tarih meraklısı birisinin onu yanlış yorumlamasına harika bir örneksin. Üstinsan, Gnostik liderlerin tanımladığı Adom Kamon yani Kamil İnsan’ın bir alt tanımıdır. Kamil İnsan, istemenin id ile ilgili kısmından kendini kurtarmış, süperego’nun o ahlaki baskısından da sıyrılmış kişidir ancak bu aşamadan önce üst insan olarak, yeni bir form yaratmalıdır. Üst İnsan, hem İd’in (nefsin) vahşiliğini terbiye eden hem de Süper Ego’nun (toplumsal maskelerin) ötesine geçerek kendi içindeki o saf “ışığa” ulaşma yolundaki basamakları atan kişidir ve senin okuduğunu söylediğin o roman, aslında bu yolculuğu anlatılır” dediğinde, küçük mangal partisi grubumuz, ağzı bir karış açık şekilde bu analizi ve çıkarımı anlamaya çabalıyordu ancak bir çoğu hala id ile yönetildiği için -etler soğumasın- sözü, onların dikkatini temel ihtiyaçlara yöneltti.
Genç doktorumuz, id aşamasını geçememiş güruha, süperego’yu aşmasını söylemenin, havanda su dövmek olduğunu anlamıştı.
Avını yenen Avcı ile göz göze geldiğimizde, bu boş ve anlamsız kalabalığın, toplumda ne gibi ünvanlar alırlarsa alsınlar, id aşamasında kalacaklarını, Epikür’in bahsettiği “Eklenmiş İhtiyaçlarını” karşıladıklarında da süper ego’larının kabaracağını o genç doktor kız arkadaşımızın da anladığını görmüştüm. Şu saatten sonra kendimizi bu kalabalık ile sürüklememize hiç gerek yoktu.
Bir Türk Kahvesi eşliğinde, Epikür’ün hayat mutluluğuna odaklanan felsefesinin, hristyan ve müslüman sözde alimler tarafından -hedonizm- ile nasıl karıştırıldığını ve çarpıtıldığını konuşmak için barbekü (!) partisinden ayrılmak, çok daha keyifliydi…
