Felsefeye az veya çok ilginiz varsa muhtemelen “Stoa” veya “Stoacılık” terimlerini duymuşsunuzdur. En azından bu felsefenin temsilcilerini görüp bir şekilde Stoa kelimesine ulaşmışsınızdır. Peki Stoacılık tam olarak nedir? Kısaca bahsetmek gerekirse Stoacılık, insanın hayatındaki olaylar ve arzular karşısında kendi zihinsel hâkimiyetini kurarak dinginliğe ulaşma çabasıdır. Stoacı için asıl mesele, sahip olduklarından veya hazlarından bütünüyle uzaklaşmak değil, bunların kendisini yönetmesine izin vermemektir. Bizi yaşamdan kötü yönde alıkoyan bir alışkanlık veya bağımlılık varsa Stoacılık, onu sorgulamayı ve mümkün olduğunca üzerimizdeki hâkimiyetini kırmayı gerektirir. Ancak insan bu kadar kolay değişen bir varlık değildir. Bir şeyi seviyor olabiliriz ve aynı zamanda onun bize zarar verdiğinin de farkında olabiliriz. Bu yüzden Stoacılık yalnızca “zararlı olanı hemen bırak” demek değildir; arzularımızı, alışkanlıklarımızı ve tepkilerimizi zaman içinde aklın denetimine sokma çabasıdır. Amaç hayattan uzaklaşmak değil, hayatın bizi sürüklemesine izin vermeden onu daha bilinçli yaşamaktır.
Stoacılık dozunda ve yer yer uygulandığında, kanımca hayatımızı düzene sokabilir. Lakin kendimizi tamamen Stoa’nın kollarına bırakırsak duyguları, hazzı ve iştahı olmayan ruhsuz bir canlıya dönüşebiliriz. Çünkü ben, yalnızca ben olduğum için değil; sevdiğim, sevmediğim, nefret ettiğim, haz aldığım şeyler ve yaşadığım duygularla benim. Kısa veya uzun vadede kötü etkileri olan şeyleri kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmaya kalkışmak, insanı zihninin efendisi olmaktan ziyade yalnızca nefes alan bir yaratığa da dönüştürebilir. Zaten felsefe okurken şunu öğreniyoruz: Hiçbir şey tamamen doğru veya tamamen yanlış değildir; tamamen benimsenmesi gereken ya da tümüyle reddedilmesi gereken bir olgu da yoktur. Aristoteles de yanılabilir, Platon da kimi zaman mantıklı konuşabilir. Bu yüzden karma bir felsefi bakış oluşturmak bana daha doğru geliyor. Benim bu alandaki kendi felsefi bakışım, kendi verdiğim isimle “Rasyonel Hedonizm”dir. Epiküros, Aristoteles ve Epiktetos’un düşüncelerinin bir karmasından oluşur.
Stoa okumak isteyen biri için günümüze yazıları ulaşmış o kadar da fazla Stoacı yoktur. Bazılarının kitapları elimize ulaşsa da bazılarının eserlerini yalnızca fragmanlar hâlinde, kısa kesitler olarak görebiliyoruz. Bunlar arasından en çok karşılaştıklarımız genellikle Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ve Kıbrıslı Zenon’dur. Lakin Khrysippos, Kleanthes gibi birçok Stoacı düşünürün yanı sıra Roma ve Yunan dünyasında da pek çok Stoacı olduğunu biliyoruz.
Burada bir parantez açmak isterim. Bana kalırsa Stoacılığı en iyi aktaran ve uygulayanlar Seneca ile Epiktetos’tur. Marcus Aurelius’un Stoacılığı bana daha toy ve Polyannacı geliyor. Çünkü Marcus çok daha net konuşurken Seneca ve Epiktetos, hitap ettikleri kişinin bir insan olduğunu göz önünde bulundurarak konuşurlar. Aslında Marcus’un metninin bir kitap değil, kendisine yazdığı bir günlük olması nedeniyle bunun böyle olması pek de anormal değil. Çünkü Marcus insanlara değil, kendisine hitap ediyor ve kendisine hükmetmeye çalışıyordu. Roma’ya, yani neredeyse tüm dünyaya hükmeden adam kendisine hükmetmeye çalışıyordu.
Eleştireceğim asıl alıntısı da şu: “Gündoğumundan başlayarak, kendine, önceden şunları söyle: ‘Bir patavatsızla, bir küstahla, bir iyilik bilmezle, bir kalleşle, bir kıskançla, bir geçimsizle karşılaşacağım.’” Bu söz gerçekten optimizmin limitlerini zorluyor. Çünkü dünyanın en güçlü insanının, tek bir kaş hareketiyle kendisini rahatsız eden kişinin ölümünü kesinleştirebilecek bir kişi için bunu söylemesi gerçekten de çok kolay. Ama bunu kendi hayatınızda düşündüğünüzde hiç de bir insana söylenmiş gibi gelmiyor. Bir gün değil, iki gün değil, onlarca yıl çalıştığınız iş yerinde rahatsız olduğunuz kişilere bu basit sözle en fazla bir, hadi iki gün katlanabilirsiniz.
Ayrıca baktığımızda Marcus’un felsefesi şu düşünceler üzerine kuruludur: Ün geçicidir, insanların seni övmesi önemsizdir, ölüm herkesi eşitler, imparatorluk ve şöhret geçicidir. Lakin 176 yılında kazandığı önemsiz bir zaferden sonra kendi adına yaptırdığı zafer takları ve kibirli bir duruşa sahip heykeli bunu pek yansıtmıyor. Ama bunun da eleştirilmeyecek bir yanı var. Seneca buna çok güzel değiniyor: “Ben bilge değilim ve benimle ilgili kötü düşüncelerini daha da beslememek için söyleyeyim, bilge olmayacağım. Bu yüzden benden en iyilerin seviyesinde olmamı değil, sadece kötülerden daha iyi olmamı bekle. Her gün kusurlarımı biraz azaltmam ve hatalarımı eleştirmem bana yeter.”
Seneca açıkça şunu ilan ediyor: Doktorun dediğini yap, yaptığını değil. Adeta şunu diyor: Ben sana bunun doğru yol olduğunu söylüyorum. Bundan kimi zaman ben de kopabilirim ama bu, söylediklerimin doğru olmadığı anlamına gelmez; benim gaflete düştüğüm anlamına gelir.
Bir de Epiktetos’tan güzel bir örnek verelim. Kendisi ayrıca bir köledir ve efendisinin kendi bacağını kırması karşısında bile buna göğüs gerebilmiş ve Stoacı duruşunu sürdürebilmiştir. Aslında Stoacı olmak için en zor ama en uygun durumdaki kişilerden biridir Epiktetos. Şu sözünü çok beğenirim: “İyi bir kişi, her fırsatta ‘şimdi yapılması doğru olan şey nedir’ diye sorma alışkanlığı edinerek sakinliğe erişmiş olandır.” Buna ek olarak şu sözünü de verebiliriz: “Sana ne olduğu değil, ona nasıl tepki verdiğin önemlidir.”
Epiktetos, iplerin sende değil de karşındakinin elindeyse seni bir köle olarak niteler. Çünkü sen öfkelendin ama istediğin için değil, muhatabın seni rahatsız ettiği için. Yani nasıl hissedeceğine, hatta nasıl düşüneceğine bile muhatabın karar vermiş oldu. Tamamen tepkisiz olmak da insan için olanaksızdır. Fakat bunu basit durumlarda sınırlayabilmek, gerçekten de başkalarının kölesi olmamak anlamına gelebilir.
Epiktetos’un mükemmel bir metafor üzerinden duygu hâkimiyetini de burada vermek isterim: “Fırtınadan korkuyorsun, sanki şu koskoca denizi yutacakmışsın gibi. Oysa seni boğmaya bir fıçı su yeter.” Metafor gerçekten de bu durumu anlatmayı daha kolay kılmış. Zaten bir metafor, sayfalarca anlatılacak bir durumu birkaç satırda anlatamıyorsa olgun bir metafor değildir; sadece bir denemedir. Şimdi bu sözün derinine inelim. “Fırtınadan korkuyorsun” diyerek seni zor duruma sokacak büyük süreçlerden endişe ettiğini, fakat bunun gereksiz olduğunu söylüyor. Çünkü seni fırtınanın boğabileceği gibi, bir fıçı su da boğabilir. Fırtına üzerimize gelen ve geçtiği her yeri silip süpüren bir güçken, bir fıçı su durağandır. Ama gün gelir, o durağan suda bile boğulabiliriz. Sonuçta bizi boğan şey suyun fazlalığı veya hacmi değil, onun içinde nasıl bir konuma düştüğümüzdür. Büyük ve güçlü olan her şey bizi boğacak diye bir kural yoktur, bazen zayıf ve küçücük bir şey bile üzerimizde aynı etkiyi yaratabilir. Stoacının yapması gereken de fırtınanın büyüklüğünü hesaplamak değil, içinde bulunduğu suyun onu yönetmesine izin vermemektir.
