Sis, sabahın erken saatlerinde Uzungöl’ün üzerine ince bir pelerin gibi iner. Gölün suyuna karışan bulut, suların içine dalar; insan kendini bulutlar arasında asılı hisseder. Bu sessizlik… Kalplerin ritmiyle uyumlu bir senfoni gibidir. Eskiden, burası “Şerah” olarak bilinirdi; Lazca kökenli bu isim “Uzun Göl” anlamına gelir ve bölgenin doğal yapısını en güzel şekilde tanımlar. Bu cam gibi suyu, çevresindeki yaylalarla iç içe geçmiş doğasıyla; hâlâ yaban kuşlarının cıvıltısını taşırdı vadilere. Güneş yükseldikçe ağaç gövdelerinden süzülen ışık, gölün üzerinde rengârenk bir tabloya dönüşürdü, insan unutulmanın bile güzel olduğunu düşünürdü burada.
Yıllar içinde ne mi oldu? Çığ gibi başlayan turizm dalgası, Uzungöl’ü alabildiğine değiştirdi. Artık kıyıya yapılan beton duvarlar var; devasa kafelerle dolu oldu sahil şeridi, taşmakta olan müşteri kalabalıklarıyla… Öyle ki, eskiden doğal olan her şey, bugün market raflarından bakılan bir Karadeniz haline geldi: tat, ruh, hissiyat. Son gidişimde öyle bir manzara gördüm ki, gözlerim yaşardı: Kafedeki menülerden Arapça harfler fışkırıyor, fiyatlar Riyal hesabıyla gösterilircesine astronomik ve anlamsız… Sanki Türkiye’de değil, Arabistan’ın bir turizm fuarında gezintiye çıkmış gibiydik. Bu nasıl bir dönüşümdür? Hem doğallığı kaybettik, hem de halk kendi cenneti için yabancılaştı. “Uzungöl’ün en güzel yanı doğal manzarasıydı,” diyen yaşlı bir amca şöyle iç çekti: “Eskiden turist geldiğinde el işi dere tezgahından bakır çay tepsisi alırdı; şimdi gelince alıyor mu? Hayır. Alınan, göle bakan camlı restoranların kahve fincanı.” Bu, turizmin katlanarak bitirme süreci işte… Bir araştırma bile doğruluyor: Uzungöl’de aşırı turizm ve plansız betonlaşma, doğal dengenin bozulmasına neden olmuş. Eskiden yamaçlarda tek bir yapı bile yokken, şimdi “otel” tabelası olmayan yer mi kaldı? Oysa burası, Solaklı deresinin yamaçlarında, gölün oluştuğu toprak kaymalarının bıraktığı doğal setin içinde bir başlangıçtı. Gölün etrafı 1989’da tabiat parkı ilan edilmişti; ama bu, betonu korumak sayılmazdı. Doğaya dokunmak isteyen bir yürüyücü için ideal olan patikalar, şimdi kalabalık grupların selfie noktası yeri oldu. Dikenli otlar değil, turistik dükkanlar uzanıyor ayak ucunuza. Ve beni en çok üzen kısmı: menülerde artık Arapça yazılar dolaşıyor; fiyatlar bazıları için adeta astronomik sanki Arabistan’ın zengin müşterileri için gelmişiz. Kuzeyin ciğeriydik; şimdi Arap turizminin bir vitrini olduk. Sosyal medya akımıyla “güzellik” paylaşsın diye Uzungöl, ruhunu kaybetti. Turizm dengeyi mi sağlıyor? Hayır. Dengeyi bozuyor.
Ancak hâlâ umut var. Uzungöl’ü kurtarmanın yolu, sürdürülebilir ve planlı turizmden geçiyor. Yerel yönetimler ve çevre kurumları aşırı yapılaşmayı sınırlandırmalı, göl çevresinde yeşil alanlar korunmalı, doğal ve ahşap mimarili küçük işletmeler teşvik edilmeli. Ziyaretçilere doğayla uyum içinde hareket edebilecekleri, kalabalıktan uzak yürüyüş rotaları sunulmalı. Örneğin, Kemerli Köprü’den Ayder Yaylası’na uzanan patika, Şerah Köyü’ne giden gizli yol, Solaklı Vadisi boyunca devam eden rota ya da biraz daha zorlu olan Kocaköy Yaylası zirve tırmanışı gibi alternatifler, doğa severlere kalabalıktan kaçıp huzuru bulma fırsatı sağlıyor. Bunlar, Uzungöl’ün keşfedilmemiş sessiz güzelliklerini barındırıyor. Sükûnet arayanlar için ise gölün kuzeydoğu kıyısı, sabah erken saatlerde berrak suya yansıyan gökyüzüyle adeta bir huzur mabedi. Yukarı Yayla olarak bilinen Yukarısaray Mahallesi, yayla evleri ve temiz havasıyla şehir karmaşasından uzaklaşmak isteyenlere kucak açıyor. Ayrıca göl çevresinde gizlenmiş küçük şelaleler, doğa yürüyüşlerine farklı bir boyut katıyor.
Uzungöl’ün geleceği, sadece çevresel değil kültürel korumaya da bağlı. Yerel halkla dayanışma içinde sürdürülebilir turizm projeleri geliştirmek, yöresel el sanatlarını ve geleneksel yaşam biçimini ön plana çıkarmak gerekiyor. Küçük, butik konaklama ve işletmeler desteklenmeli; böylece bölge hem doğal dokusunu koruyacak hem de ekonomik anlamda yerel halka fayda sağlayacak.
Sonuç olarak, Uzungöl hâlâ kaybolmamış “Şerah” ruhuyla doğayla uyum içinde yeniden doğabilir. Betonlaşmanın gölgesinden sıyrılıp, doğanın melodisinin yeniden hüküm sürdüğü; insanın ve doğanın aynı ritmi paylaştığı o masal dünyasına adım atabiliriz. Yeter ki bizler, doğaya ve kültüre saygıyı elden bırakmayalım; Uzungöl’ü sadece görmek değil, anlamak ve korumak için çabalayalım.
Geçmişin Uzungöl’ü halen bir yerlerde saklı yüksek yamaçlarda kuşların özgür şarkıları, göl kıyısında çıplak ayakla yürüdüğünüz tatlı bir serinlik, cam gibi berrak sular… Bugün betonlar arasında kaybolan ama gönülden yaşayan bir anı. Şu halde iki seçenek var: Ya gözlerimizi kapatıp “turizm budur” demek ya da gerçeği söylemek. Bence ikincisi daha cesur bir tavırdır. Uzungöl hâlâ bir roman yazılabilecek kadar büyüleyici olabilir. Ancak yazarın kalemi yanlışsa, hikâyesi bozulur…
