Nefs, bir ömrün hakikatini örten perde imiş.
Her gün ölümün eşiğinde dolaşır entarilerimiz.
Seyrettiğim hayat penceresi bu ara ölüme açıldı. Güneşin girip beni bulamadığı yerlere saklamıştım ruhumu, bir sesle irkilip, bir ses uyuduğumuzu iliklerime kadar hissettiğim bir haftaya uyandık hep birlikte.
Sabahı sabah eden alışkanlıklarımızın ölümün kapısını aralayacağını bilemeden geçtik o eşiklerden. Üstünü örttüğüm görmekten kaçındığım bir sahnenin önündeyim şimdi. Baktıklarımı anlamakta güçlük çektiğim o boşlukta, karşımda olanca kalabalıkta bakışları yere değen insanlarla Onların içinde sesini bedenine sığdıramayan bir kadın. Mendillerin yetişmediği bir çocuğun gözyaşları. Mahcup ama ayakta kalmayı bilmek zorunda kalanlar da hemen yanı başında, çember git gide dağılırken, ağlayanların yerini sessiz gözyaşlarını alıyor bu mesafede, en uzakta olanların ise sadece hüznü okuyabiliyorum. Ölüm bu halka genişlettikçe zaman çoğaldıkça azaltıyor hissini,
Gözlerim henüz yağmaya başlamayan bir bulutun gelişini izliyor, ya gelmekte olan benim yaşayacaklarımsa diye sormadan edemiyorum kendime;
Babamı mı alıp götürsünler önce yoksa annemi mi?
Beni mi yoksa eşimi belki…
Hangisini veririm ölümün kollarına, hangisi ile yaşamaya çalışırım hayatın kıyısında.
Her gün, ölümün eşiğinde dolaşır entarilerimiz.
Kalbinin dayanabileceği bir ihtimal var mı düşündüğün,
Sahi seni kim koruyacak ölümün ateşinden ya da soğuğundan.
Nefesimize nefes olan yavruların nefessiz kalışını izlemek zorunda bıraktı hayat bizi. Ve bilmediğimiz bilemediğimiz kimlerin, kimlerini aldı yanımızdan.
Giden yalnız bir tebessüm, bir suret değil ki onun kokusunu bir daha duyamayacak olmanın eziyetine nasıl katlanırdı yürekler,
Bir ömür, tüm dolapların kapılarını kilitleyip, hatırasını saklamak yeter miydi birini yaşatmaya.
Ya sonrası …
Sonrasını dahi bilemeden, çığlıkların sessizliğe gömülüşünü ne zamana dek izleyeceğim.
Ne zamana mı ta ki;
Emri mutlak emrini yerini getirinceye dek
