İnsanlık tarihi boyunca çocuk, toplumların içinde bulunduğu dönemin sosyal yapısına, inancına, kültürüne ve ekonomik koşullarına bağlı olarak farklı şekillerde değerlendirilmiştir. Antik çağlardan günümüze kadar çocukların toplum içindeki yeri ve onlara verilen değer önemli bir değişim göstermiştir. Bu değişim özellikle Avrupa toplumlarında daha belirgin olurken, Türk kültüründe çocuk ilk çağlardan günümüze aile ve toplum için önemli bir değer olarak görülmüştür.
Antik Çağda Çocuğun Yeri (M.Ö. 3200-M.S. 375): Antik çağ toplumlarında “Çocukluk” kavramı günümüzdeki anlamıyla tam olarak gelişmemiştir. Antik Yunan ve Roma toplumlarında çocuk, çoğunlukla ailenin devamını sağlayan bir unsur olarak görülmüştür. Özellikle Roma’da yeni doğan bir çocuğun yaşayıp yaşamayacağına aile reisi karar verebilir, istenmeyen ya da bakılması zor görülen çocuklar terk edilebilirdi.
Antik Yunan’da çocukların eğitimi önemsenmiş olsa da bu durum daha çok erkek çocuklar için geçerliydi. Erkek çocuklar geleceğin askerleri ve yurttaşları olarak yetiştirilirken, kız çocukları daha çok ev içi roller için hazırlanırdı.
Sparta gibi bazı şehir devletlerinde ise çocuklar küçük yaşlardan itibaren devletin kontrolünde disiplinli bir askeri eğitim sürecinden geçirilirdi. Bu dönemlerde çocuklar 7-10 yaş civarı gibi çok erken yaşlarda yetişkin dünyasına entegre olmaya başlar ve iş hayatına veya dönemin ağır şartlardaki eğitimlerine yoğunlaşırdı.
Mısır Medeniyetinde Çocuğa Bakış (M.Ö. 3.100-M.Ö. 30): Antik Mısır’da çocuklar; ailenin devamlılığı ve mirasın koruyucusu olarak görülür, sevgi ve özenle yetiştirilirdi. Saray ve soylu çocukları okullarda yazı, matematik ve yönetim öğrenirken, halkın çocukları ise genellikle aile mesleğini öğrenirdi (çiftçilik, zanaatkârlık vb.).
Eğitim, sosyal sınıf, ekonomik koşullar ve cinsiyete göre değişkenlik gösterirdi. Erkek çocuklar daha çok resmi eğitim alırken kız çocukları genellikle ev işleri ve aile hayatına hazırlanırdı.
Çocuklar küçük yaşlarda genellikle 5 yaşlarına kadar çıplak veya basit kıyafetlerle dolaşırdı. Antik çağlarda olduğu gibi Mısır’da da çocuk ölümleri oldukça yaygındı. Bu nedenle aileler çocuklarını korumak için dini ritüellere ve tılsımlara büyük önem verirdi.
Ortaçağ Avrupa’sında Çocuğun Yeri (476-1453): Ortaçağ Avrupa’sında da çocukluk kavramı oldukça sınırlıydı. Tarihçi Philippe Aries’in çalışmalarına göre Ortaçağ’da çocuklar küçük yetişkinler gibi görülmekteydi. Çocukluk, kısa süren bir dönem olarak kabul edilir ve çocuklar çok erken yaşta (7 yaş gibi) yetişkinlerin dünyasına dahil edilirdi.
Bu dönemde; salgın hastalıklar, kıtlık ve savaşlar gibi etkenlerle çocuk ölüm oranları oldukça yüksekti. Bu nedenlerle aileler çocuklarıyla duygusal olarak güçlü bağlar kurmuyorlardı. Çocuklar erken yaşlardan itibaren çalışmaya başlıyor, tarımda, zanaat işlerinde veya hizmetçilik gibi görevler alıyorlardı. Eğitim ise çoğunlukla kilise ve manastırlar aracılığıyla, dini konularda ve sınırlı bir kesime verilirdi. Ayrıca erken yaşta evlilikler ve sosyal sınıfa göre belirlenen katı kurallar bulunmaktaydı.
Ancak Ortaçağ’ın sonlarına doğru, özellikle Rönesans ve Aydınlanma dönemleriyle birlikte çocukluk kavramına bakış değişmeye başlamıştı. Çocuğun eğitimi ve gelişimi üzerine düşünceler oluşmaya başlamış, çocukların korunması ve yetiştirilmesi önem kazanmaya başlamıştı.
Modern Dönemde Çocuğun Yeri (Yeni Çağ / 1453-1789): Sanayi Devrimi ile birlikte çocukların toplumdaki rolü yeniden tartışılmaya başlanmış; Orta Çağdaki “küçük yetişkin” algısındaki çocuk, eğitimi önemsenen bir varlığa dönüşmeye başlamıştı.
Ancak; bu dönemde çocuk işçiliğinin ciddi bir sömürü altında olması nedeniyle, büyük bir insan hakları ihlali sorunu oluşmuştu. 5-17 yaş arasındaki çocuklar, tehlikeli işlerde, tarımda, madencilik ve ev işlerinde ağır koşullarda ve çok uzun mesailerde çalıştırılmaktaydı.
Sanayi şehirlerinde çocuk işçiliğinin yaygınlaşması ve ciddi bir sömürü aracına dönüşmesi, çocukların korunması gerektiği fikrini güçlendirmeye başlamıştı. Nihayet 19. ve 20. yüzyıllara gelindiğinde, çocuk hakları kavramı ortaya çıkmaya başlamış, ayrı bir birey olarak kabul edilmiş ve çocukların eğitim, sağlık ve korunma gibi hakları uluslararası belgelerle güvence altına alınmaya başlanmıştır. 1989 yılına gelindiğinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile çocukların birey olarak haklara sahip olduğu açıkça ortaya konmuş ve modern dünyada çocukların korunması, temel bir ilke haline getirilmiştir.
Türklerde Çocuğa Bakış: Türk kültüründe ise çocuk, tarih boyunca ailenin ve toplumun en değerli unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir. Eski Türk toplumlarında çocuk, soyun devamını sağlayan ve ailenin geleceğini temsil eden bir varlık olarak görülmüştü. Bu nedenle çocuk sahibi olmak büyük bir mutluluk ve güç kaynağı sayılırdı.
Orhun Yazıtları ve eski Türk destanlarında çocuk sahibi olmanın önemi sıkça vurgulanmıştır. Türk toplumunda erkek çocuk soyun devamı açısından önemli görülse de kız çocukları da aile içinde eşit değerde kabul edilmiş, miras ve söz hakkına sahip olmuştur. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren, bulundukları koşulların şartlarına göre aile ve toplum hayatına katılarak, cinsiyet ayrımı yapılmadan savaşçı ve güçlü bireyler olarak yetiştirilmeye çalışılmıştır.
Osmanlı döneminde de çocukların eğitimi için subyan mektepleri kurulmuş ve çocukların dini ve temel eğitim almaları sağlanmıştır. Aile yapısının korunması ve güçlü olması çocukların toplum içinde güvenli bir ortamda yetişmesine önemli katkıda bulunmuştur.
Tarih boyunca çocukların toplum içindeki yeri; ekonomik, teknolojik, kültürel ve sosyal koşullara bağlı olarak değişmiştir. Antik çağ ve Ortaçağ Avrupa’sında çocuklar çoğu zaman yetişkinlerin bir uzantısı olarak görülmüş ve erken yaşta çalışma hayatına dahil edilmişti. Buna karşılık Türk toplumunda çocuk genellikle aile ve toplum için değerli bir varlık olarak kabul edilmiştir. Modern çağda ise çocukların hakları ve korunması konusu uluslararası düzeyde önem kazanmış ve çocukluk, bireyin gelişiminde özel bir dönem olarak kabul edilmiştir.
Ancak günümüz dünyasında çocuk, yasalarla teminat altına alınan haklarından mahrum bırakılmakta, savaşlarla, sömürü düzeninin kurduğu yoksunlukla, açlıkla ve sapkın zihniyetlerin kölesi yapılmakla, büyük mücadelesine devam etmek zorunda bırakılmaktadır. Oysa, kendi geleceği olan çocuklarına önem vermeyen toplumlar, her anlamda yok oluşa sürüklenmektedir. Dünyanın daha yaşanır bir yer olması için, her şeyden önce, “geleceğimiz olan çocuklara gerekli değer, eğitim ve emeğin verilmesi gerekmektedir.
İşte dünyadaki ‘çocuk’ kavramının gelişim düzeyinin bu döngüsü içinde en büyük ve en değerli etkiyi; binlerce yıllık kadim tarihimizin kazanımlarını önce günümüze sonra daha da ileri taşımak gayesiyle bir lider çıkıp, bütün dünya çocuklarına bir bayram armağan etmiştir. “Yurtta barış, dünyada barış” fikrini savunan, ömrü savaş cephelerinde geçmiş bir büyük komutan olan Mustafa kemal ATATÜRK, dünyada çocuğun asırlar boyunca uğradığı sömürü düzenine büyük bir farkındalık getirmiştir. Minnet ve Saygıyla…
