İnsanın hayatında zaman zaman sıkışıp kaldığı; gördüğünü, duyduğunu yanlış algılayıp yanlış yorumladığı anlar olur. Olayları, başkalarının sözlerini kişisel algılayıp zihnini boş yere doldurur; kendi kendini üzer ve türlü tuzaklara düşer. Oysa insan, başkalarına gösterdiği şefkati ve merhameti kendisine de gösterebilmelidir.
Epiktetos’un dediği gibi: “Aklını neyle meşgul edersen ona dönüşürsün.” İnsanların tavırları ve davranışları kendilerini bağlar. Onlara göstereceğiniz tepki, takınacağınız tavır ve yapacağınız tercih ise size aittir. Bir başkasının ne söyleyeceğine ya da nasıl davranacağına müdahale edemeyebilirsiniz; ancak buna nasıl karşılık vereceğiniz ve ne kadar etkileneceğiniz sizin elinizdedir.
Herkesin olaylara bakış açısı farklıdır. İnsanlar sizinle aynı fikirde olmak ya da aynı tepkiyi vermek zorunda değildir. Kişiler hakkında yorum ve yargıda bulunmak yerine açıkça, “Burada ne demek istediniz?” veya “Bunu neden yaptınız?” diye sorabilirsiniz.
Kim olduğunuz ve yaptıklarınız, öncelikle sizi ilgilendirir. Özgüveniniz, başkalarının yorumlarına, takdirlerine ve alkışlarına bağlı olmamalıdır. Bazı olayları kişisel algılayıp kendi kendinizle kavga etmeniz, belki de bugüne ait bir durum değil; çevrenizin, yetişme tarzınızın, çocukluk veya gençlik yıllarınızda aldığınız tepkilerin bir sonucudur.
Çocuklukta deneyimlenen koşullu kabul; “Yemeğini yersen seni parka götüreceğim.”, “Teşekkür ya da takdir alırsan sana şunu alacağım.” gibi şartlı sevgiler, zamanla içimizdeki yargıcın oluşmasına zemin hazırlar.
Oysa yaşanan olayın sizinle hiçbir ilgisi olmayabilir. “Bunca zamandır beni aramadı.”, “Yolda gördü ama selam vermedi.” gibi yorumların çoğu zaman sizinle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Belki görmemiştir; belki çözmesi gereken başka meseleleri vardır ya da zihni farklı düşüncelerle meşguldür. Olay basittir: Aramamıştır.
Başkalarının onayına göre tutum takınmak, olup bitenlerden kendimize pay çıkarmak ve bunları şahsi algılamak; “Sevilmiyorum.”, “Değer görmüyorum.”, “Değersizim.” gibi düşünceleri doğurur. Oysa bunların büyük kısmı, zihnimizin kurduğu senaryolardan ve yaptığı yorumlardan ibarettir.
İbnü’l-Arabî’nin dediği gibi: “Seninle konuşan her ses senin değildir.”
Bizim değerimiz dışsal şartlara bağlı değildir. Biz zaten değerli ve yeterli bireyleriz. Asıl olan, etrafta olup bitenleri üzerimize almadan hayatımıza devam edebilmektir. Herkesle iyi anlaşamayacağımızı kabul etmek, kendimize dönüp hayatımızın sorumluluğunu en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmaktır.
Kendimi sevdirmek için savaşmak zorunda değilim. Kendi değerimi yadsımama da gerek yoktur. Kendimizi yargılamayı bıraktığımızda, çevremizdeki insanları da daha az yargılamaya başlarız.
Bazen olayları bilimsel gözle, fizik kurallarıyla ya da redoks denklemleriyle açıklamamız gerekmez. Bazen yalnızca “boru yetmemiştir.”
Rivayet odur ki:
Fizikçi, matematikçi, kimyacı, jeolog ve antropologdan oluşan bir heyet, araştırma yapmak üzere arazidedir. Yağmur bastırınca yakındaki bir köy evine sığınırlar. Ev sahibi onlara ikram hazırlamak için kısa bir süre dışarı çıkar.
Bu sırada hepsinin dikkati sobaya yönelir. Soba, yerden yaklaşık bir metre yüksekte, taşların üzerine kurulmuştur. Bunun neden böyle olduğuna dair tartışmaya başlarlar.
Kimyacı:
“Ev sahibi, sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş ve daha verimli yanma sağlamayı amaçlamıştır.”
Fizikçi:
“Konveksiyon yoluyla odanın daha kısa sürede ısınmasını istemiştir.”
Jeolog:
“Burası tektonik hareketliliğin yoğun olduğu bir bölge. Muhtemel bir depremde sobanın taşların üzerine devrilmesini sağlayarak yangın riskini azaltmayı hedeflemiştir.”
Matematikçi:
“Sobayı altın oranın geometrik merkezine yerleştirmiş, böylece ısının dengeli dağılmasını sağlamıştır.”
Antropolog:
“İlkel topluluklarda görülen ateşe saygı anlayışının bir yansıması olarak sobayı yükseğe kurmuştur.”
Tam bu sırada ev sahibi içeri girer. Sobanın neden yukarıda olduğunu sorduklarında şu cevabı verir:
“Boru yetmedi ağam!”
Bakış açınızı değiştirmediğiniz sürece hakikati göremezsiniz.
Bazı değerlendirmeler bilinçli bir akıl yürütme gibi görünse de çoğu zaman hızlı, otomatik ve geçmiş deneyimlerin duygusal izlerini taşır.
Bugün haklı çıkmayı değil, anlamayı seçsek ne kaybederiz?
Çoğu zaman sonuçlardan hareketle sebepler üretir, kendi yorumlarımızı hakikatin yerine koyarız.
Yargılamak mı, yoksa anlamaya çalışmak mı?
Bazen zihnimizde kurduğumuz uzun analizlere ihtiyaç yoktur. Bazı meselelerin cevabı son derece basittir.
Yalnızca “boru yetmemiştir.”

Boruyetmemisyir bundan sonra mottom bu
Evet kızım bazen boru yetmemiştir böylede “olabilir” can simitidir. Yeni motton hayırlı olsun