Her topluma peygamberler gönderilmiştir. Onlar, gönderildikleri toplum bir problem yaşadığında, Yaratıcıdan aldıkları bilgileri geldikleri topluma aktararak, halka yön gösterir ve gönderildikleri ahaliyi, sıkıntıdan kurtarırlardı…
Yukarıda anlatılanlar çoğu ortalama bir Türk vatandaşının din derslerinde duyduğu ve ezberlediği cümlelerdir. Hatta bazı derslerde dünyaya 120.000’den fazla peygamber geldiği de söylenir. Oysa kutsal kitaplarda isimleri geçenler belli başlı peygamberlerdir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de 25 tane peygamberin ismi geçmektedir, Eski ve Yeni Ahit’te (Tevrat ve İncil’de) 88 peygamberin ismi geçmektedir. Peki diğerleri nerede? Ve neden hep Ortadoğu’ya gelen peygamberler bilinmektedir? Avrupa’ya, Asya’ya, Kuzey Afrika’ya hiç peygamber gelmemiş midir? Örneğin Roma gibi 2000 yıldan fazla hüküm süren ve 3 kıta’ya yayılan bir devlete, o kadar süre içinde bir sürü toplumsal yıkım yaşayan bu halka hiç mi peygamber gelmemiştir? Roma’nın hiç kutsal bir dini kitabı olmamış mıdır? Roma, karşılaştığı bir sorunu çözmek için bu dini kitabın hükümlerini hiç incelememiş midir? Sahiden, üzerinde yaşadığımız topraklarda bizden çok daha uzun süre yaşayan o halkı neden çok daha iyi tanımıyoruz?
Şöyle bir durum hayal edelim; Roma senatosunda, esirlerin durumu ve toprak dağıtımı ile ilgili bir karar çıkacak ve yeni göçmenlere toprak verilecek. Peki hangi bölgede verilecek ve ne oranda verilecek? Ya da savaş ile ilgili bir çıkmaz yaşanıyor ve bu durumdan çıkmak için nasıl bir yol izlenecek? Senato bunu tartışacak ve karar verecek ancak bu kararın değerlendirileceği bir yer daha vardı; Sibylleion.
Burası sadece ibadet yeri değil, bir “İletişim Terminali” idi. Burası, Senato’nun ya da zor zamanlarda İmparator’un, Ana Yaratıcı’ya danıştığı, aklındaki fikrin, kararın nasıl karşılanacağını, çözümün ne olduğu, nasıl uygulanacağının belirlendiği yerdi.
Sibylleion’lar, alışılagelmiş görkemli Tanrı tapınaklarından (Templum) mimari ve işlevsel olarak farklıydılar.
Bu yapılar genellikle doğrudan bir mağaranın (Antrum) üzerine veya önüne inşa edilirdi. Kutsal sözler (sophia) söylenirken, yankının gücü kullanılacak şekilde düzenlenmişlerdi. Bu nedenle Sibylleion’lara, “Hakikatin Yankılandığı Boşluk” denmekteydi. Her yerde olan ama gözle görünmeyen Ana Yaratıcıyı, o boşluktan daha iyi tanımlayan bir şey yoktu ama aracısının sesini kullanarak varlığını gösteriyordu…
Sibylleion’lar bir ibadet yeri değil, yüce Yaratıcı ile doğrudan teması sağlayan bir “İletişim Terminali” gibiydi. Sibylleion’da yaşayan Sibyll (peygamber), mağaranın derinliklerinden gelen “yeryüzü nefesini-ruhunu”” (pneuma) alır, binanın akustiğini kullanarak, ayete dönüştürürdü.
Sibylleion’lar mağara ya da dehlizlerde (antrum) kurulduğunda daha etkileyici oluyordu. Ana Tanrıça’ya ithafen, rahim’i andırması, gücünü daha da artırırdı. Bu şekilde kurulan ve günümüze kadar gelen en ünlü Sibylleion, Kumai’deki (Cumae-Napoli) Antrum Sibyllae’dir. Burası devasa bir bazalt kayaya oyulmuş, 131 metre uzunluğunda, yamuk kesitli bir dehlizdir.

Fotoğraf: Napoli – Cumae Sibylleion Tapınak Girişi (Hakan Mokan)
Bu dehliz boyunca 100’den fazla kapı/boşluk bulunuyor. Böylece, Sibyll kutsal sözü, kehaneti (sophia) haykırdığında, ses bu yüzlerce boşlukta yankılanarak bir fırtına uğultusuna dönüşürdü ve etkileyiciliği artardı. Böylece Yaratıcının tek bir sözü (sophia), yüzlerce yüzeyden yansıyarak çoğalır ve yayılırdı.
Bazı Sibyll merkezleri (örneğin Roma yakınlarındaki Tivoli’deki Sibyll Tapınağı) dairesel bir formda yani Tholos tipinde inşa edilirdi. Bu nedeni, zamanın döngüselliğini vurgulamaktı. Sibyll bu dairesel yapının merkezinde durarak, geçmişi ve geleceği aynı anda görebilen bir “Merkez Noktası” (Axis Mundi) haline gelirdi.
Tapınakların içinde Sibyll’in bulunduğu en mahrem, en derin bölmeye Adyton denirdi. Kelime anlamı “girilemez”dir. Sibyller’in demon’ları olan Arkonlar (karanlık güçler), Sibyll’lerin bu özel mekanlarını kontrol altında tutmaya çalışsalar da, Adyton’un o “dokunulmaz” enerjisi her zaman bir özgürlük alanı olarak kalmıştır. Böylece kutsal bilgi (sophia), en derinde ve en korunaklı yerde saklanırdı.
Roma’da 12 adet Sibylleion vardı. Ne tesadüf değil mi? 12 havari, 12 ay, 12 gezegen vb. Peki neredeydi bu 12 adet Sibylleion?
- Pers Sibyllası: Mezopotamya ve İran bölgesinin hikmetini taşır.
- Libya Sibyllası: Kuzey Afrika’nın kadim bilgisinin kaynağıdır.
- Delphoi Sibyllası: Yunan dünyasının kalbi, Apollon’un sesi.
- Kimmer Sibyllası: İtalya’nın güneyinde, yeraltı dünyasına yakınlığıyla bilinir.
- Erythrai Sibyllası: (Bugünkü Ildırı/Çeşme) – Truva savaşı kehanetleriyle meşhurdur.
- Samos (Sisam) Sibyllası: Ege adalarının bilgeliği.
- Kumai (Cumae) Sibyllası: En meşhur olanıdır. Aeneas’a rehberlik etmiş ve Roma’daki meşhur kitapların kaynağı olmuştur.
- Hellespontos (Çanakkale) Sibyllası: Truva bölgesinin bir diğer temsilcisi.
- Phrygia (Frigya) Sibyllası: (Anadolu’nun kalbi) – Gnostik köklerin en güçlü olduğu yerdi. Size daha önceki yazılarımda da bahsettiğim bir yerdir burası; Eskişehir-Sivrihisar’daki Pessinus.
- Tiburtine Sibyllası: Roma yakınlarında, geç dönem kehanetleriyle bilinir.
- Magna Arabia Sibyllası: Petra antik kenti
- Olbia Sibyllası: Günümüz Ukrayna’sında, Azak denizindeki kadim liman kentindeydi.
Bilinen tüm dünya’ya yayılmıştı bu merkezler. Kısaca, bilinen tüm dünyada merkezleri vardı.
Peki Sibylleion’larda halk ile Yaratıcı arasındaki iletişimi sağlayanlar kimlerdi? Sibyller…
Sibyller, Yaratıcı ile konuşur ve onun konu hakkındaki yargısını halka bildirirdi. Kısaca, Yaratıcı ile halk arasındaki bir elçi olan Sibyller, Sibylleion’larda, vecd halde, Yaratıcının sözlerini insanlara aktarırlardı. Sibyll, Dor lehçesindeki “Sios” (Tanrı / Theos) ve “Bulla” (Zihin / Karar / Konsey) sözcüklerinden türetilmiştir ve tam Karşılığı, “Tanrı’nın Zihni” veya “Tanrısal İradeyi Bildiren” demektir. O zaman Sibyll’ler peygamber olarak anılmaz mı?
Sibyller, bildiğimiz anlamdaki “peygamber” tanımını aşan, çok daha arkaik ve Yaratıcının sözlerinin aktarıldığı ana iletişim kanalını temsil ediyordu aslında.
Sibyller Roma’da nasıl tanımlanırdı? Sibyllerin çoğu kadındı ya da kendini Yaratıcı Ana Tanrı’ya (Magna Mater) adamış hadım erkeklerdi ve peygamber olarak görülüyorlardı çünkü onlar Yaratıcının kutsal sözlerini ve kutsal bilgilerini (Sophia) görünür kılanlardı.
Sibyller, kendilerine söylenen konu ile ilgili olarak”ecstatic” (vecd halinde) konuşurlardı. Tanrısal olanın o kaotik, saf ve çiğ enerjisini (Gnosis) hiçbir filtrelemeden geçirmeden haykırırlardı. Onlar “kadın peygamber”den ziyade, evrenin sesini duyuran birer “kozmik radyo” gibidirler.
Sibyll, kurumlar üstüydü. O bir mağarada, bir ağacın altında veya bir uçurumun kenarında olmasında rağmen, hiçbir yere ve hiç bir kuruma ait değildir ama her yere (tüm bölgelere) kehanetler gönderirdi. Bu yönüyle Sibyller, hiçbir yere sığmayan Tanrı elçiliği fikrine çok yakındırlar.
Devlet kurumları, tapınak rahiplerini bir noktadan sonra kurumsallaştırarak “ehlileştirmeyi” başarmışlardı ancak Sibyller ehlileştirilemezdi. Onlar Sophia’nın yeryüzündeki fiziksel yansımalarıdır dolayısıyla onlar, “Anne”nin (hikmetin/sezginin) sesini görünür hale getirenlerdi.
Onların sözleri şiirsel, muğlak ve “bilmece” doluydu. Bu bilmeceleri çözmek için Yaratıcının sözlerini (sophia), kişinin kendi içsel ışığını (Gnosis) kullanarak analiz etmesi gerekiyordu. Dolayısıyla Sibyller, insanları “kendi kendinin rehberi” olmaya zorlayan dişil uyanış öncüleridir.
Peki bu sözler buhar olup uçuyor muydu? Hiç mi kayda alınmıyordu?
Sibyllalar kehanetlerini genellikle trans halindeyken haykırırlardı (ekstatik çığlıklar). Bu ham veriyi düzenleyip kaleme alanlar ise yanlarındaki rahipler veya kâtiplerdi ancak sistemin en önemli parçası, bu kehanetlerin yorumlanmasıydı. Roma’da bu görev için özel bir heyet (Quindecimviri sacris faciundis) kurulmuştu. Yani veri Sibylla’dan gelir, analiz “kurul” tarafından yapılır ve kaleme alınırdı. Başlangıçta 9 kitap vardı ancak 3 tanesi sağlam kaldı. Sibyll’lerin o kadim “Sibylline Kitapları” (Libri Sibyllini) Sibylleion’larda değil, Roma’nın en yüksek devlet arşivi olan Tabularium’da veya Jüpiter Tapınağı’nın altındaki gizli kasalarda saklanırdı. Kehanet (ham veri) tapınakta üretilir, “kitaplaştırılmış bilgi” (analiz edilmiş veri) ise devletin kalbinde, kontrolünde saklanırdı.
Kitaplar, M.Ö. 83’teki Jupiter Tapınağındaki yangınında asıl kitaplar yok oldu ancak Roma, tüm Sibylla merkezlerine elçiler göndererek, geçmişteki tüm o kehanetlerin kopyalarını toplattı ve yeniden bir külliyat oluşturdu. Kitapların tekrar toplanmasındaki amaç, devlet bir krizle ya da alışılmadık bir durumla karşılaştığında, geçmişteki deneyimlerden yararlanmaktı. Kısaca, devlet çok büyük bir kriz (kıtlık, savaş, veba) yaşadığında Senato kararıyla kitap açılır ve ilgili madde incelenir, Yaratıcı’nın sözüne göre hareket edilirdi.
Ana Yaratıcı’nın sözleri zamana ve mekana göre değişmediği için, geçmişte karşılaşılan durumlar karşısındaki sözler, gelecekte karşılaştığımız sorunlar karşısında da bize yol gösteren -evrensel ve değişmeyen doğrular- olarak kabul ediliyordu.
Kısaca, Roma’ya gelen peygamberler vardı ama dişilerdi.
Roma’nın peygamberleri, Ana Tanrı’nın sözlerini iletiyordu.
Roma’nın peygamberlerinin aktardığı sözlerin toplandığı kutsal kitapları da vardı.
Roma’nın kutsal kitapları da evrenseldi, geçmişe ve dolayısı ile geleceğe de yön veriyordu.
Acaba 120.000 peygamber içinde, Roma’nın kadın peygamberleri de yer alıyor muydu?
