Sıfır sayısının doğu felsefesinde ve inancında bir boşluk ya da yokluk olmadığını, içinde yeni bir başlangıcı barındırdığını, kuantum fiziğinin temel çıkarımlarını kullanarak açıklamıştık. Ve şunu demiştik, batı felsefesi ve inancı ise sıfır’ı ve boşluğu doğu’dan farklı şekilde anlamlandırmış ve çok uzun süre sayı diziminde yer vermediği gibi boşluk kavramını da yokluk, hiç’lik olarak tanımlamıştır. Gelin bu yazımızda batı felsefesinin sıfır sayısına ve boşluk kavramına verdiği anlamları beraber inceleyelim.
Batı felsefesinde sıfır ve boşluk (hiçlik), Doğu’daki gibi düzenin ve imkânın kaynağı değil, uzun yüzyıllar boyunca tehdit, mantıksal bir imkânsızlık ve varoluşsal bir kriz olarak görülmüştür. Batı’nın boşlukla imtihanı antik Yunan’dan başlayarak üç temel kırılma aşamasından geçmiştir.
Antik Yunan ve Rasyonalizminde Boşluğun Mantıksal Olarak İmkânsızlığı
Antik Yunan düşüncesi, düzeni (Kosmos) biçim, sınır ve görünürlük üzerinden tanımladı. “Sınır” düzeni temsil ederken, “sınırsızlık ve boşluk” kaos demekti. Bu düşüncenin zirvesi, “Parmenides ve Varlık Öğretisi” ile zirveye çıkmıştır.
Parmenides, “var olan vardır, var olmayan var değildir” mantığıyla hareket etti. Ona göre var olmayan bir şeyi düşünmek bile imkânsızdı dolayısıyla “hiçlik” veya “boşluk” mantıksal bir saçmalıktı.
Aristoteles ve evrenin doluluğu teorisi de antik yunan düşüncesini ve öğrencisi olan İskender’in fetihleri ile de bilinen dünyanın farklı noktalarına ulaştı. Aristoteles fiziğinde Horror Vacui yani Doğanın boşluktan korkması ilkesi esastı. Evren maddeli bir doluluktan (plenum) oluşuyordu. Bu teoriye göre bir yerde madde yoksa, orada hareket ve uzay da olamazdı. Hem Permanides hem de Aristotales, maddeselliği, materyalizmi esas almışlardı.
Ve bu iki büyük isme, o dönem için küçük bir grup olan ama günümüzde “fizik ve felsefe” birlikteliğini sağlayan “Atom’cular”, yanıldıklarını söylediler. Kendilerine “Atomcular” denen Demokritos ve Lukretius, evrenin gözle görülemeyen küçük enerji kaynaklarından oluştuğunu, bu enerli kaynaklarının hareketi ile evrenin oluştuğunu, bu hareketin meydana gelmesi için de boşluk olması gerektiğini, atomların hareket edebilmesi için de boşluğun şart olduğunu savundular. Doğal olarak o dönem baskın olan Aristotelesçi gelenek, atomcuları ve onların felsefesini reddetti. Yıllar sonra Demokritos ve Lukretis’in o enerji topu dediği ve atom ismini verdikleri şeyin gerçek olduğu ispatlanacak, Aristo’nun felsefesine bağlı olan Ortaçağ avrupasının ve ortadoğusunun ise ne kadar yanlış bir anlayışa kapıldıkları ortaya çıkacaktı.
Hristiyan Felsefe Geleneğine Göre Tanrısal Doluluk ve Sıfır’ın Varoluşsal Tehdit Olması
Orta Çağ’da Aristoteles felsefesi Katolik doktrinleriyle birleştirildi. Sıfır rakamı ve boşluk kavramı, Aristo’nun doluluk anlayışına göre oluşturulan Hristyanlığın teolojik felsefesinde, bir tehdit kabul edildi. Kısaca Aristo ve onun doluluk kavramı Hristyan teolojik kozmogonisini oluşturdu ve “sıfır”, “boşluk” kavramları red edildi, tehdit olarak değerlendirildi çünkü Aristo’dan alınan fikre göre “Tanrı Her Yeri Kaplardı”. Eğer Tanrı her yerde mevcut ise, “hiçliğin/boşluğun” varlığı Tanrı’nın bulunmadığı bir alanın varlığı anlamına gelirdi ki bu küfür sayılırdı. Ancak buna göre yaradılış kendi içinde bir çelişki taşıyordu; Tanrı evreni “hiçlikten” yaratmıştı, ol demişti ve olmuştu. Ol demeden önce var olan bir şey yoktu. Hristyan teoloji felsefesi, bu mantıksal hatayı düzelmek için başka bir çıkarım geliştirdi ve Tanrı’nın yaratım süreci öncesindeki bu hiçliği bağımsız bir varlık veya ortam değil, sadece yaratılıştan önceki “durumun” adı olarak adlandırdı… Peki neydi o durum??? Soru karşısında teolojik filozoflar da hristyan din adamları da kapı duvardı.
Hristyan teolojisinde hiçliği bir rakamla (0) temsil etmek, şeytani ve tekinsizdi ve çok uzun zaman boyunca red edildi. Aristo’nun batı felsefesine verdiği büyük zarar, çok uzun yıllar boyunca bu coğrafyanın kapalı devre bir sistemde yaşamasına neden olacaktı. Maalesef Aristo felsefesinin Abbasi halifeleri tarafından benimsenmesi, ilerleyen yıllarda benzer durgunluğa ortadoğunun da yakalanmasının en büyük nedenlerinden birisi olacaktı…
Aristokların filozofu Aristo, Avrupa’nın düşünsel gelişiminin önündeki en büyük takoz olacaktı.
Ama her şey zaman’la değişecekti…
Modern Batı Felsefesinin Gelişimi, Desakralizasyon ve Varoluşçu Kriz
Aydınlanma ve modern dönemle birlikte boşluk, metafizik bir korku olmaktan çıkıp rasyonel zeminlere taşındı ancak anlamını yitirecekti. Öncelikle, boşluk denen şeyin var olduğu ispat edilmeliydi. Pascal, bunu başaracaktı. Milet Okulunun deneysel ve rasyonel dönemlerine dönüşün ayak izleriydi yapılacak olanlar. Barometre deneyleriyle doğada fiziksel boşluğun varlığını kanıtlayan Blaise Pascal, felsefi olarak bu sonsuz boşluk karşısında sarsıldı ve şu sözü ile bu kavramın avrupa felsefi dilinde açıklanamaması karşısında duyduğu korku aslında avrupa insanının kolektif bilincinin sözüydü;
“Bu sonsuz uzamların ebedi sessizliği beni korkutuyor”
Immanuel Kant için boş uzay, dışarıda var olan nesnel bir “hiçlik” değil, zihnimizin duyumları algılamak için kullandığı sentetik “a priori” (felsefede ve mantıkta deneyime dayanmayan, deneyden önce gelen ve doğruluğu zihinsel akılla bilinen önsel bilgi bir sezgi kalıbı) haline geldi. Kısaca Kant açıklamaya çalıştı ancak kurduğu karışık ifadeler ve tanımlar, kendi döneminin çok üstünde olduğu için asla anlaşılamadı.
19. ve 20. yüzyılda Heidegger, Sartre ve Camus ile boşluk tamamen insanın içsel dünyasına çekildi. Heidegger, “Hiçlik nedir?” sorusunu sorarak, varlığın kavranmasının ancak “Hiç” (Das Nichts) ile karşılaşma anında (özellikle Kaygı/Angst anında) mümkün olduğunu savundu. Kısaca ona göre var olma hiç anında ortaya çıkıyordu. Evet, şunya’nın içindeki potansiyeli ilk değerlendirendi.
Sartre ise bu kavramı hint ve brahma felsefesine en yakın değerlendiren ilk avrupalı filozoftu. “Varlık ve Hiçlik” eserinde hiçliği insan bilincinin bir üretimi olarak gördü. İnsan özgürdür çünkü kendi geleceğini “hiçlik” zemininde inşa etmek zorundadır.
Özetleyecek olursak, Doğu (Şunyata) felsefesinde boşluk, biçimlerin doğduğu potansiyeller ile dolup taşar ancak Batı ise boşluk, düzensizlik, mantıksal çelişki, Tanrı’sızlıktı. 19. ve 20. yüzyıllardan sonra Batı felsefesi, varoluşçu filozoflar sayesind boşluğun, insanın varoluşsal sancı çektiği ve onu aştığında, potansiyelini ortaya çıkaracağı bir nokta olarak tanımlandı.
Antik çağda, ilkçağlarda ve orta çağlarda batı felsefesi sıfırı ve boşluğu bir “eksiklik” olarak kavrayıp ondan kaçınmaya çalışırken, Doğu onu sistemin merkezine oturtmuştu. Modern fiziğin (kuantum vakumu) ulaştığı nokta ise ilginç bir şekilde Batı’nın araçlarıyla (matematik ve deney) Doğu’nun “boşluğun potansiyeli” sezgisini doğrulamak olmuştur.
Peki Batı neden sıfırdan korkarken Doğu sıfırı içerisinde potansiyel taşıyan ve yok oluşun olmadığı potansiyelin halen devam ettiği bir kavram, felsefe ve inanç olarak gördü.
Bunun cevabı çok basitti. Bir sonraki yazımızda bu anlayış farklılığın nedenini hep beraber inceleyelim.
Sağlıcakla kalın, hareketinizi devam ettirecek boşluklar yaratın…
