Tarih boyunca her egemenin en iyi tarafları anlatılır ve yazılır. Peki bu gerçek midir diye soran ve inceleyen çok az kişi vardır. Geçen gün yaşlı bir amcanın bu şekilde potpori tarzında bir güzellemesi kulağıma çalındığında, halkın ne kadar güzel uyutulduğu ve kandırıldığını net şekilde gördüm. Tahminen 75-80 yaşında olan amca ne diyordu;
-xyz döneminde aç gezen yoktu, hanedan ona hemen yardım ederdi…
Bey amcanın tarih bilgisi olmadığı gibi sınıf bilinci de hiç yoktu. Muhtemelen ataları bahsettiği aç gezen, kendisine hiç yardım edilmeyen taraftaydı ama bunun farkında dahi değildi. Bunun sebebi de “bilinçsizleştirme” politikalarının fabrikası olan kuruluşlarda aldığı dandik eğitimdi ama o farklı bir yazının konusu olsun.
Bu söylenen hanedanlığın döneminde, sanki sadece onlar bu sistemi bulmuşlar gibi ballandıra ballandıra anlatılan yapıyı inceleyelim mi yani “Tımar Sistemini”.
Öncelikle bu sistem, Osmanlı hanedanlığının buluşu değildir. Osmanlı bunu en iyi uygulayandan yani Roma’dan taklit ederek almıştır. Doğal olarak da Roma’nın karşılaştığı isyanların aynısı ile Osmanlı da karşılaşmıştır.
Yukarıda da belirttiğim gibi “Tımar Sistemi” kesinlikle Osmanlı’nın icat ettiği bir yapı değildir. Osmanlı, bu sistemi sıfırdan kurmamış, bin yıllık köklü bir Akdeniz ve Ön Asya idari mirasını devralarak uygulamıştır. Bu yapının temel kökleri ve evrimi doğrudan Roma ve Doğu Roma dünyasına uzanır.
Tımar sisteminin ilk uygulaması, Roma İmparatorluğu’nun sınır hatlarını koruyan ve bizzat tarım yaparak geçinen asker-köylü (Limitanei) sınıfı ile başlamıştır ve bu mantık ile ilk askeri-tarım sınıfı birlikteliğinin tohumları atılmıştır ki Osmanlı’da Selçuklular zamanında bir sınır beyliği olarak Bilecik ve çevresine yerleştirilmiştir.
Osmanlı tımar sisteminin en net ve doğrudan öncülü, Roma İmparatorluğu’ndaki Pronoia (Proneya) sistemidir. Doğu Roma, 11. yüzyıldan itibaren askeri hizmet karşılığında soylulara veya askerlere devlet adına vergi toplama hakkını devrediyordu. Toprağın mülkiyeti, İmparator’a aitti ve kişilere devredilemezdi.
Osmanlı, Balkanlar’ı ve Anadolu’yu fethederken bu hazır idari altyapıyı buldu ve doğrudan kendi sistemine entegre etti.
Tımar sistemi sadece Roma’da da uygulanmadı. Doğu imparatorlukları da aynı sistemi uygulamışlardı. Sasani İmparatorluğu, Abbasi Devleti ve özellikle Büyük Selçuklu Devleti’nde uygulanan “İkta Sistemi”, Roma ile aynı mantığa sahipti. Merkezi hazineden maaş ödemek yerine, askere veya memura toprak vergisini toplama ve oradan kendisine kaynak ayırma hakkı veriliyordu.
Osmanlı’nın buradaki rolü, buluş yapmak değil, muazzam bir merkezi denetim ve bürokrasi getirmekti. Roma’nın “Pronoia Sistemi” zamanla feodalleşmiş, toprakları yöneten soylular merkeze isyan edecek kadar güçlenmişti. Osmanlı ise şu önlemlerle sistemi çok daha sıkı bir çatı altında toplayacaktı ama nihai sondan kaçamazdı yani bu iş eninde sonunda patlayacaktı. Bu patlamayı önlemek için değil de geciktirmek için neler yapıldı bakalım;
Tahrir Defterleri: Kimin, hangi köyden, ne kadar vergi toplayacağı santim santim devlet defterlerine kaydedildi.
Mülkiyet Hakkının Engellenmesi: Tımar sahibine toprağın mülkiyeti asla verilmedi; toprak devletin, kullanım hakkı köylünün, vergi toplama yetkisi ise tımarlı sipahinin oldu. Sipahi köylüyü ezdiğinde veya devlete asker (cebelü) yetiştirmediğinde, tımarı elinden hemen alınıyordu.
Sonuç olarak ne oldu? Denildiği gibi “Tımar Sistemi” çok mu iyi uygulandı? Üretici halka büyük avantajlar mı sağladı? Tabi ki HAYIR…
Bu sistem, Roma döneminde de, Doğu İmparatorlukları döneminde de üretici halk için aslında kölelik demekti. Devlet vergiyi tımar sahibinden peşin alıyordu. Tımar sahibi de devlete verdiği verginin üzerinde bir gelir elde etmek için halkın gırtlağına basıyordu. Olan yine mazlum halka oluyordu. O yüzden “Şeyh Bedrettin, Şahkulu, Celali” gibi isyanlar ortaya çıktı. Kısaca, merkez hanedan, köyde aç yatan köylü ile hiç ilgilenmedi, o peşin aldığı vergi gelirine bakardı. Köy’deki Mehmet Abi aç yatmış, tok yatmış çok önemli değildi onun için…
Tarihe hanedanların romantik zaferlerinde değil de “üretici halkın” gözünden baktığımızda, sistemin cilalanmış yüzünün arkasındaki acı gerçeği, yani modern anlamda bir “serflik” ve sömürü düzenini net olarak görürüz.
Tımar sahibi (sipahi) ile köylü arasındaki ilişki, pratikte köylünün toprağa ve sipahinin denetimine bağımlı olduğu bir düzen yaratmıştır. Yukarıda sözünü ettiğimiz isyanlar (Şeyh Bedreddin, Şahkulu, Celali) tam olarak bu ekonomik baskının, adaletsizliğin ve gırtlağı sıkılan halkın patlama noktalarıdır.
Yukarıda söylediğimiz isyanların ve sistemin halk üzerindeki baskısının arkasındaki mekanizmayı soru-cevap şeklinde açıklayalım;
Tımar Sistemi, Köylüyü Nasıl “Yarı Köle” Yapıyordu?
Teoride de pratikte de Osmanlı hukuku köylüyü korumuyordu. Örneğin “Çiftbozan Anlaşması” köylünün toprağını terk edip şehirde bir dükkan açmasını ve ticaret yapmasını yasaklıyordu. Bu da sınıf geçişini engelleyen, bir köylünün (aslında serf’in yani kölenin bir üst sınıfının) hem kendisinin hem de kendisinden sonra gelecek olan neslinin hep köylü yani üretici sınıfın en emek yoğun sınıfta kalmasını sağlıyordu ki halkın zenginleşmesinin önündeki en büyük engeldi bu anlaşma.
Diyelim ki köylü, anlaşmayı bozdu ve toprağı bırakıp gitti. Ne olacakı? Sipahi o köylüyü 10-15 yıl boyunca takip edip bulma ve zorla toprağına geri getirme ya da ağır bir ceza vergi (Çiftbozan Vergisi) alma hakkına sahipti. Bu, köylünün toprağa hukuken prangalanması yani bir nevi serflik, yarı kölelikti. Kısaca Osmanlı, sipahi ağzından şunu söylüyordu; “köylüsün sen köylü kal”…
Sipahi, savaş zamanı devlete götüreceği askerleri finanse etmek ve kendi lüksünü yaşatmak için kanunların sınırlarını zorlar, köylüden gizli veya ekstra vergiler talep ederdi. Örneğin, örfi vergiler, avârız vb gibi.
Osmanlı Köylü İsyanlarının Ekonomik Nedeni Yüksek ve Keyfi Vergiler Miydi?
Üç büyük isyan, aslında kronolojik olarak, o çok övülen (!) ama aslında üretici köylü sınıfın gırtlağına bastığını, halkı nasıl adım adım tükettiğinin birer sonucuydu.
“Şeyh Bedreddin İsyanı” (1416), Timur’un savaşı kazanmasındn sonraki “Fetret Devri” döneminde çıktı. Savaşlardan, yağmalardan ve otorite boşluğundan ötürü halk perişandı. Bedreddin’in “Yârin yanağından gayrı her şeyde ortaklık” fikri, mülksüzleştirilen, sipahilerin ve beylerin baskısı altında ezilen Hristiyan ve Müslüman köylülerde muazzam bir karşılık buldu. Bu, mülkiyet ve vergi düzenine karşı ilk büyük üretici sınıf merkezli başkaldırıydı.
Şahkulu İsyanı (1511), Fatih Sultan Mehmet’in yükselme döneminde getirdiği vergilerden bunalan halkın, ondan sonra başa geçen oğlu II. Bayezid’e yönelttiği isyandı. 16. yüzyılın başında Antalya ve çevresinde patlak verdi ve nedeni, “Çiftbozan Anlaşmasına” uyulmamasıydı.
Merkezî devletin göçerleri (Yörükleri/Türkmenleri) yerleşik hayata geçmeye zorlanıyor, ağır vergiler ödemeye zorlanıyor, kendi hakkı olan “azığı” yani kışlık yiyeceği de elinden alınıyordu. Halk, ekonomik çaresizlikten isyan etti ama bu isyana hemen bir kılıf uyduruldu; Safevi ideolojisinin Anadolu’da yaymak isteyen dış mihrak ajanları köylüyü dolduruşa getirdi. Oysa Şah İsmail, kendisine sığınan isyancıları idam ettirip, II. Bayezid’e de bu idamlara ilişkin geniş bir bilgi ve mektup yazmıştı.
Celali İsyanları (16. ve 17. Yüzyıl), Kanuni döneminde başlayan ve kanlı şekilde bastırılan en büyük Anadolu köylü isyanıydı. Nüfus arttı, yapılan seferlere harcanan hazine nedeniyle enflasyon patladı, uzun süren ve net sonuca bağlanmayan Avusturya/İran savaşları yüzünden devletin paraya ihtiyacı giderek daha fazla artıyordu. Devlet, vergi toplama görevini, bir dönem bu işi yapan ve köylüyü ezen tımarları sipahilerden alıp iltizam yoluyla zengin mültezimlere (toprak ağalarına) kiraladı. Para artık peşin geliyordu. Mültezimler, parayı çıkarmak için halkın gırtlağına tam anlamıyla bastı. Bu arada “Tımarlı Sahipler” de isyan etti çünkü onların gelir kaynakları ortadan kaybolmuştu.
Köylüler toprağını bırakıp dağlara kaçtı (Büyük Kaçgun) ve haydut oldu. Celali isyanları, bir zaman köylünün hakimi olan Tımarlı Sipahilerin gelirleri ortadan kaybolunca neler yapabileceğini bize gösteren en büyük örnektir. Eskisi gibi geliri olmayan bu sınıf artık haydut oldu.
Bu İsyanların Sebebi Dış Güçler Değil Miydi?
Osmanlı hanedanlığı yüzyıllar boyunca bu isyanları hep “dini sapkınlık”, “bölücülük” veya “şekavet (haydutluk)” olarak yaftalayarak çok kanlı bir şekilde bastırdı (Kuyucu Murat Paşa’nın Celalileri kuyulara doldurması gibi) ancak bu isyanların nedeni, vergi yükü altında ezilen, toprağa bağımlı kılınan mazlum halkın hayatta kalma mücadelesinden başka bir şey değildir.
Kısaca hanedan için -komşusu aç yatan bizden değildir- sözü geçerli değildir. Kimse kimseye geçmiş güzellemesi yapmasın. Ya o aç yatan köylü halkın çocuklarıyız ya da o köylüye kendi zevk-ü sefası için keyfi vergi düzenleyen ve zorla alan Sipahi ya da Mültezim’iz. Karar sizin…
Not:
Mültezim, Osmanlı İmparatorluğu’nda açık artırma usulüyle devlet vergi gelirlerini toplamayı üstlenen kişidir. Yılın başında devlete peşin para öder, halktan topladığı vergilerle kendi kârını çıkarırdı. Halktan topladığı vergi devletin kendisine sattığı bedelden fazlaysa kâr ederdi. Hanedan, bu sayede acil nakit ihtiyacını karşılar ve vergi toplama masrafından kurtulurdu ama halk ile az olan bağı da kopardı. Zamanla merkezi otorite zayıfladı. Güçlenen “mültezimler” halk üzerinde baskı kurdu. O yüzden Kemal Sunal, Şener Şen, İlyas Salmanoğlu ağa sistemine yani “mültezimlere” karşı çıkan filmler çektiler…
