Oğuz Kağan’dan Rüstem’e, Rüstem’den Prester John’a, Prestes John’dan Digenes Akritas ve Battal Gazi’ye, Kahraman’ın Dönüşümü
İnsanoğlunun kültür tarihi, ilk bakışta aşılmaz duvarlarla bölünmüş bir kompartımanlar silsilesi gibi görünür. Dinler değişir, imparatorluklar yıkılır, diller birbirine yabancılaşır ve haritalar yeniden çizilir ancak bu keskin ayrılıkların tam ortasında, medeniyetlerin birbirine kılıç salladığı o tekinsiz sınır boylarında, asırlardır fısıldanan tuhaf bir bilmece gizlidir. Nasıl olur da birbirine tamamen yabancı coğrafyalarda, Sanskritçe metinlerde, Farsça şaheserlerde, Türkçe destanlarda ve Doğu Roma kroniklerinde karşımıza çıkan kahramanlar, sanki aynı elden çıkmış birer kalıp gibi birbirine benzer? Elindeki gürzüyle orduları dağıtan, sadık atıyla dertleşen, çocuk yaşta vahşi filleri ve aslanları boğan bu figür, gerçekten her toplumun sıfırdan ürettiği yerel birer kahraman mıdır; yoksa asırlar boyu kılık değiştirerek kıtaları aşmış, adsız bir göçmenin ta kendisi mi?
Her medeniyetin kendi inancına göre vaftiz edip yeni bir maske giydirdiği o tek ve ölümsüz kahramanın, bin yıllık saklambaç oyununu ve coğrafyalar arası gizemli iz sürüşünü ele almak şarttı.
Bir kaç gün önce uluslararası arkadaşlarımla yaptığım görüşmelerde, her birimizin dile getirdiği üç kahraman ve bunların benzerlikleri, yukarıda da belirttiğim nedenlerden dolayı dikkatimi çekti ve şu anda okuduğunuz makaleyi kaleme almamın ilk fitilini ateşledi.
Birbirimize gönderdiğimiz dosyalar, analizler sonucunda, aşağıdaki önermeye ulaştık;
Mitolojik Kahramanlar statik bireyler değil, sınırları aşan akışkan ölümsüzlerdir. Bu ölümsüz kahramanlar, Ganj Nehri kıyılarında bir fili tek yumrukla deviren Hintli bir savaşçının ayak izleriyle, Avrasya bozkırlarında bir boğayı tek yumruğu ile öldüren göçebe bir Saka Alp‘ine dönüşmüştür. Fetih edilen Saka Diyarının (günümüz Sicistan’ı) egemenliğini elde tutmak için kalemin gücüyle bu kahraman Pers sarayının baş koruyucusuna dönüşmüştür. Zamanla, Haçlıların hayal gücüyle İslam’a diz çöktürecek gizemli bir Hristiyan krala, oradan da sınır koruyucusu olan Hristyan ve Müslaman bir kahramana evrim geçirmiştir. Özetle, ilk mitolojik kahraman tek bir halkın değil, tüm halkların ortak ölümsüz atasıdır“
1994 yılında üniversiteden arkadaşım olan Sicistan (Saka Diyarı) kökenli Seyid Firuziddin Kamal anlatmıştı “Zal Oğlu Rüstem” isimli Şehname kahramanını. Dinledikçe, bu kahramanın farklı zamanlarda ve farklı kültürlerdeki diğer kahramanlar ile bağlantısı dikkatimi çekmişti. Ama yazımzın ilk kaynağı Rüstem olduğu için, onu tanıtarak yazımıza başlamak istiyorum.
Şehname, Rüstem ve Oğuz Kağan Arasındaki Paralellikler
Firdevsî’nin ölümsüz eseri Şehnâme’de ve genel olarak İran/Pers mitolojisinde, Sicistan (Sistan/Zâbulistân) bölgesi sıradan bir eyalet değil, imparatorluğun adeta omurgası, en zor anlarda tahtı ve ülkeyi kurtaran efsanevi kahramanların yuvasıdır.
Bu coğrafyanın kaderini belirleyen ve Şehnâme’nin en uzun, en dramatik bölümlerini oluşturan Zâl ve oğlu Rüstem-i Zâl, sadece birer savaşçı değil, aynı zamanda kralları tahta çıkaran veya indiren “şah yapıcı” hükümdarlardır.
- Sicistan yani Saka’ların Diyarı: Sicistan (modern ve yaygın adıyla Sistan veya tarihi kaynaklardaki ismiyle Sakastan), günümüzde bir kısmı İran’ın güneydoğusunda (Sistan ve Belucistan eyaleti), bir kısmı ise Afganistan’ın güneybatısında (Nimruz eyaleti) yer alan, tarih boyunca stratejik ve kültürel açıdan çok büyük önem taşımış tarihi bir coğrafi bölgedir.
Bölgenin ismi, MÖ 2. yüzyılda Orta Asya’dan göç ederek bu bölgeye yerleşen İskit/Saka Türklerinden (Sakalar) gelir. Orta Farsça’da “Sakaların ülkesi” anlamına gelen Sakastân kelimesi, Arap fetihlerinden sonra Arapça fonetiğe uydurularak Sicistan biçimini almıştır.
Bu noktada İran’lıların Saka-İskit’leri İrani saymaları aslen çökmektedi çünkü DNA analizleri, bu halkın Sibirya-Yenisey kökenli olduğunu ortaya çıkartıyor ama bu başka bir makalenin konusudur.
Bölge, Horasan coğrafyasının güneyinde kalmasından dolayı eski metinlerde ve Firdevsî’nin ünlü destanı Şehnâme’de sıklıkla Nîmrûz (gün ortası, güney) adıyla anılır. Pers mitolojisinde ve Şehnâme destanında adı geçen efsanevi kahramanlar Rüstem-i Zal (Rüstem) ve babası Zal, Sicistan bölgesinin hükümdarları ve kahramanları olarak tasvir edilir.
Firdevsî’nin ölümsüz eseri Şehnâme’de ve genel olarak İran/Pers mitolojisinde, Sicistan (Sistan/Zâbulistân) bölgesi sıradan bir eyalet değil, imparatorluğun adeta omurgası, en zor anlarda tahtı ve ülkeyi kurtaran efsanevi kahramanların yuvasıdır.
Bu coğrafyanın kaderini belirleyen ve Şehnâme’nin en uzun, en dramatik bölümlerini oluşturan Zâl ve oğlu Rüstem-i Zâl, sadece birer savaşçı değil, aynı zamanda kralları tahta çıkaran veya indiren “şah yapıcı” (kingmaker) hükümdarlardır ve kadim Pers sınırlarını Turan (Türkic halklar kastedilir) halklarına karşı savunmaktadırlar.
Şimdi gelin, bu kahramanı biraz daha yakından tanıyalım.
- Ak Saçlı Hükümdar: Zâl-i Zer (Altın Saçlı Zâl): Zâl’ın hikayesi, mitolojide trajik bir terk edilişle başlar. Sicistan’ın efsanevi pehlivanı ve hükümdarı olan babası Sâm, oğlu bembeyaz saçlarla doğunca bunu bir uğursuzluk ve şeytan alameti sayarak bebeği Elburz Dağı’na ölüme terk eder.
Bebeği acıyan efsanevi kuş Simurg (Anka) kurtarır, onu kendi yuvasında, kendi yavrularıyla birlikte büyütür. Bu açıdan baktığımızda, kurtlar tarafından büyütülen kahramanlar ile benzerliği dikkatinizi çekmiştir. Zâl büyüdüğünde babası pişman olur ve dağa gelip oğlunu geri alır. Simurg, ayrılırken Zâl’a zor durumda kaldığında yakması için kendi tüylerinden verir.
Zâl, saçlarının renginden dolayı “Zâl-i Zer” (İhtiyar/Altın Zâl) olarak anılır. Simurg’un yanında büyüdüğü için olağanüstü bir bilgeliğe, büyü ve tıp bilgisine sahiptir. Babasından sonra Sicistan’ın hükümdarı olur ve Kabil hükümdarının kızı Rûdâbe ile evlenir. Bu evlilikten Doğu dünyasının en büyük kahramanı Rüstem doğacaktır.
- Destanların Zirvesi: Rüstem-i Zâl (Cihan Pehlivanı): Rüstem, daha doğumuyla mucizeler barındıran bir figürdür. Annesinin karnında o kadar büyüktür ki normal doğum imkansızdır. Zâl, Simurg’un tüyünü yakıp onu çağırır. Simurg’un tarifiyle tarihteki ilk sezaryen ameliyatı (Şehnâme’deki adıyla Rüstemzad) yapılır ve Rüstem doğar.
Rüstem, çocuk yaşta azgın bir fili tek yumrukta öldürecek güce ulaşır. Sadık ve efsanevi atı Rahş, en az onun kadar güçlü ve zekidir. Kaplan postundan yapılma, ok ve kılıç işlemeyen efsanevi zırhı Babr-e Bayan’ı giyer.
Rüstem hiçbir zaman İran şahı (imparatoru) olmak istememiştir. O, sadık bir uç beyi ve başpehlivandır. Keykubad, Keykavus ve Keyhüsrev gibi şahlar ne zaman Turan ordularına yenilse ya da zor durumda kalsa (örneğin Keykavus Mazenderan devleri tarafından kör edilip esir alındığında), Rüstem Sicistan’dan çıkıp ordusuyla gelir ve tahtı kurtarır.
- Rüstem’in Yedi Hanı (Heft Hân-ı Rüstem): Rüstem’in Şah Keykavus’u kurtarmak için çıktığı yolculuk, mitolojideki en ünlü epik anlatılardan biridir. Bu yolculukta tıpkı Herkül gibi yedi büyük badireden (imtiyandan) geçer.
- Sadık atı Rahş’ın yardımıyla vahşi bir aslanı öldürmesi.
- Susuz bir çölde tam ölecekken bir koyunun rehberliğinde su kaynağı bulması.
- Gece yarısı kendisini avlamaya çalışan devasa bir ejderhayı öldürmesi.
- Kendisini büyülemeye çalışan bir cadıyı alt etmesi.
- Sınır bekçisi Evlad’ı yenerek onu esir alması ve rehber yapması.
- Dev Erjeng’i mağlup etmesi.
- Karanlık bir mağarada yaşayan baş düşmanı Ak Dev’i (Div-e Sepid) öldürüp kalbini sökmesi (Bu kalbin kanıyla kör edilen şahın gözleri açılır).
Bu görevler, Herkül’ün 12 zorlu görevi ile benzerlikler göstermektedir. Bu benzerlikleri sizler de araştırdığınızda göreceksiniz.
- Baba-Oğul Trajedileri ve Hanedanın Sonu: Şahnâme’deki en dramatik iki hikaye yine bu Sicistanlı aileyle ilgilidir.
Rüstem, Turan prensesi (Türkic) Tahmine ile bir gecelik bir aşk yaşar ve ona bir pazu bandı bırakır. Bu ilişkiden doğan oğlu Sührab, babasını aramak için ordusuyla İran’a yürür. Savaş meydanında karşı karşıya gelen baba ve oğul, birbirlerini tanımadan günlerce savaşırlar. Sonunda Rüstem, Sührab’ı ölümcül şekilde yaralar. Tam o sırada oğlunun kolundaki pazu bandını görür, ancak iş işten geçmiştir. Oğlunun kendi kollarında can vermesi, Rüstem’in hayatının en büyük trajedisidir.
İlerleyen yıllarda İran tahtının veliahdı İsfendiyar, Zerdüştlüğü yaymak ve Sicistan’ın (Sakaların Şehrinin) Şah’a tam biat etmesini sağlamak için Rüstem’in üzerine gönderilir. Rüstem yaşlıdır ve savaşmak istemez ancak İsfendiyar’ın fetih isteği ve kendini kanıtlama hırsı, savaşı kaçınılmaz kılar. İsfendiyar’ın zırhının gövdesi pirinçten olduğu için silah işlemez. Zâl, yine Simurg’u çağırır. Simurg, İsfendiyar’ın tek zayıf noktasının gözleri olduğunu söyler ve çift başlı bir ok yapmasını tarif eder. Rüstem bu okla İsfendiyar’ı gözünden vurarak öldürür ama Simurg’un kehanetine göre İsfendiyar’ı öldüren kişi de lanetlenecek ve kısa süre sonra ölecektir. İsfendiyar’ın ölümü, bize “Aşil’in Topuğu” kavramını hatırlatmaktadır. Kısaca herkesin bir zayıf noktası vardır.
Rüstem bağımsızlığını savunur ama içeriden gelen bir ihanet ile ölecektir çünkü kehanet böyledi ve kehanet gerçekleşir. Rüstem, üvey kardeşi Şegad’ın kıskançlığı yüzünden Sicistan yakınlarında içi kılıçlar ve kazıklarla dolu kör bir kuyuya tuzağa düşürülerek öldürülür. Ölmeden hemen önce, son nefesiyle üvey kardeşini bir ağacın arkasına saklanmışken okla ağaca çiviler. Oğlu ölen ihtiyar Zâl ise Sicistan’da yas tutarak hanedanın çöküşünü izler.
- Sicistan’ın Sembolik Anlamı: Pers mitolojisinde Sicistan (Sistan), merkezdeki merkeziyetçi ve bazen kibirli/beceriksiz krallara (İran Şahlarına) karşı bağımsızlığın, saf gücün, bilgeliğin ve sadakatin sembolüdür. Şehnâme’deki anlatıma göre, eğer Sicistan’ın kahramanları ve onların sarsılmaz gücü olmasaydı, İran medeniyeti ezeli düşmanı Turan (Türkic halklar) karşısında defalarca yok olmuş olacaktı. Bugün bile bölge halkı ve Fars edebiyatı için Rüstem ve Zâl, adanmışlığın ve yenilmezliğin en büyük timsalidir.
Gelelim en kritik sorumuza;
Saka’ların Şehrinde bir Farsi kral mantıklı mı? Saka’ların diyarındaki bu sözde Farsi kralın bir fili yumruk ile öldürmesi, efsanevi atı, mitolojik bir kuş tarafından büyütülmesi, Türklerdeki Oğuz Kağan destanı ile de benzerlik göstermiyor mu? Turkic halklardan olan İskitlerin kendi ataları için geliştirdikleri mitolojik hikayeyi Persler Rüstem’e uyarlamış olabilir mi?
Bu durumun arkasındaki tarihsel, kültürel ve coğrafi mekanizmayı madde madde açalım:
- Bölgenin adı Sakastan yani Sakaların Diyarı. Sakalar (İskitler), ata binen, pantolon giyen, göçebe bozkır kültürünün en eski ve en güçlü temsilcilerinden olan bir Türkic halktır. MÖ 2. yüzyılda bu bölgeye Yenisey-Sibirya’nın güneyinde gelip yerleştiler. O dönemde bölge, Pers kültür dairesinin sınırındaydı. Sasaniler ve daha sonra İslam fatihleri burayı fethettiğinde, coğrafyanın adı Saka etnik kimliğiyle bütünleşmişti. Persler burayı siyasi olarak egemenlikleri altına aldıklarında, bölgenin yerel epik kültürünü ve oradaki göçebe/savaşçı kahramanlık anlatılarını da bünyelerine kattılar yani “toprak Farslaştı, ama toprağın ruhu (efsaneleri) Saka/Bozkır olarak kaldı.”
- “Oğuz Kağan Destanı” ve “Bozkır Mitolojisi Arketipleri”, ile Pers’lerin Rüstem figüründeki unsurlar arasındaki paralellikler tesadüf olamayacak kadar nettir. Oğuz Kağan doğduğunda “gözleri gök, ağzı ateş gibi kızıl” tasvir edilir. Annesinden sadece bir kez süt emip çiğ et ve kımız ister, çok hızlı büyür. Rüstem de o kadar büyüktür ki sezaryenle doğar, bir günlükken bir haftalık bebek gibidir ve çocuk yaşta koca bir fili tek yumrukla öldürür. Bu, Bozkır kültürünün “doğaüstü alp/bahadır” temel şablonudur.
Oğuz Kağan’a gökten inen gök tüylü, gök yeleli bir kurt kılavuzluk eder. Rüstem’in babası Zâl’ı ise efsanevi kuş Simurg büyütür. Bozkır kültüründe kamların/şamanların kuş donuna girmesi veya çocukların yırtıcı kuşlar/kurtlar tarafından büyütülmesi (Asena efsanesi vb.) en köklü motiflerden biridir.
Rüstem’in atı Rahş sıradan bir hayvan değildir. Rüstem’le konuşur, onu aslandan, ejderhadan korur. Türk mitolojisinde de Manas’ın Ak Kulası, Köroğlu’nun Kır Atı veya Alp Er Tunga’nın atı kahramanın ikiz ruhudur. Klasik yerleşik Fars kültüründe “piyade veya lüks arabalı şah” imajı hakimken, Rüstem tamamen bir atlı bozkır savaşçısı gibi yaşar.
- Persler, Saka’ların ve Bozkır Türkic Halkların mitolojisini “evlat edinmiş”, asimilasyona uğratmış ve sentezlemişlerdir. Peki bu Saka/Bozkır efsanesi nasıl oldu da Şehnâme’de “İran’ın baş koruyucusu” haline geldi? Burada muazzam bir kültürel adaptasyon mekanizması işlemiştir. Güçlü yerleşik medeniyetler (Persler veya Çinliler gibi), sınır boylarında savaştıkları göçebe halkların askeri üstünlüklerine ve efsanevi kahramanlarına hayran kalırlar. Bu kahramanları yok etmek yerine kendi tarihlerine entegre ederler.
Firdevsî, 10. yüzyılda Şehnâme’yi yazarken sıfırdan hikaye uydurmadı. Sasani döneminden kalan, Sicistan (Sakastan) bölgesinde yüzyıllardır sözlü olarak anlatılan Saka menşeli destanları topladı fakat bu hikayeleri yazarken siyasi bir misyonu vardı:
Gazneli Mahmud’a sunulacak, İran milli kimliğini yüceltecek bir eser ortaya koymak. Bu yüzden, aslen merkezi İran yönetimine (Fars şahlarına) kafa tutan, bağımsız ve farklı bir etnik kökenden gelen Saka kahramanı Rüstem’i, “İran tahtının sadık koruyucusu” rolüne büründürdü.
Firdevsî ne kadar parlatırsa parlatsın, hikayenin genetiğindeki o “bozkırlı, ata binen, oklara ve kılıçlara meydan okuyan, kralları takmayan” Saka ruhu metnin arasından hep sırıtır. Rüstem’in Şehnâme boyunca keyfi yerinde olduğunda şahlara fırça atması, canı sıkıldığında “Ben sizin tahtınızı korumak zorunda değilim” deyip Sicistan’ına çekilmesi, onun aslen o saray kültürüne ait olmadığının, özgür bir bozkır beyi olduğunun kanıtıdır.
- Sonuç olarak, Rüstem-i Zâl, Saka (İskit) Türkî halklarının ürettiği, bozkırın bağrından çıkmış “Alp” figürünün, Pers kültür potasında eritilerek Farslaştırılmış bir versiyonudur. Persler bu muazzam bozkır mitolojisini almış, üzerine kendi edebi dehalarını ve saray terminolojilerini giydirerek Rüstem’i dünyaya bir Fars kahramanı olarak tanıtmışlardır.
Peki Hristyan Avrupa, Rüstem’i kopyalamış mıdır? Tabi ki evet. Şimdi sıra, Turan (Turkic) halklarına karşı güya Pers sınırlarını koruyan Rüstem’in, Hristyan bir Rahip-Kral’a dönüşmesinde.
Rüstem’den “Rahip John” (Prester John / Melik Yuhanna) Yaratma Süreci
Ortaçağ Avrupa ve Ortadoğu tarihinin en büyük efsanelerinden biri olan “Rahip John” (Prester John / Melik Yuhanna) efsanesinin doğuş mekanizması, Oğuz Kağan’ın Rüstem’e dönüşme süreciye birebir örtüşmektedir.
Rüstem figürünün tarihsel süreçte Asya’daki bir Hristiyan lidere, oradan da Müslüman ve Türk halklarıyla savaşan efsanevi bir figüre evrilmesi, akademik olarak çok güçlü temellere oturtulabilir. Bu önermemizi destekleyen ve tarihsel olarak bu evrimin nasıl gerçekleşmiş olabileceğini gösteren argümanları şöyle sıralayabiliriz;
- Katvan Savaşı ve “Prester John” Efsanesinin Ortaya Çıkışı: Haçlı Seferleri sırasında Avrupa’da bir efsane yayıldı: Asya’nın derinliklerinde, Pers diyarlarının ötesinde, Hristiyan olan ve muazzam bir güce sahip “Rahip John” adında bir kral vardı. Bu kral, ordusuyla gelip Müslümanları arkadan vuracak ve Kudüs’ü kurtaracaktı.
Bu efsanenin doğuşundaki asıl tetikleyici, 1141 Katvan Savaşı’dır. Bu savaşta Karahitaylar (Batı medeniyetlerinin gözünde Asya’dan gelen gayrimüslim/Budist/Nesturi Hristiyan bir güç), Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’i ağır bir yenilgiye uğrattı.
Batı dünyası ve Ortadoğu’daki Hristiyan (özellikle Nesturi ve Ermeni) topluluklar, Selçuklu/Türk gücünü kıran bu Doğu ordusunu duyunca, zihinlerindeki o eski efsanevi imajı uyandırdılar.
Saka’ların şehri olan Sicistan, o dönemde Selçuklular ile Asya’nın geri kalanı arasında stratejik bir tampon bölgeydi ve bölgede hatırı sayılır bir Nesturi Hristiyan nüfusu barındırıyordu. Selçuklu Türklerine kök söktüren bir lider arandığında, o coğrafyanın eski efsanevi kahramanı (Şahlara ve Turan/Türk güçlerine diz çöktüren) Rüstem’in hikayeleri, Hristiyan dünyasının aradığı “Kurtarıcı Doğu Kralı” şablonuna mükemmel bir şekilde oturdu.
- Şehnâme’deki “Turan” Algısının “Türk-Müslaman” Kimliği İle Değişimi: Şehnâme ilk yazıldığında (10. yüzyıl sonu), eserdeki ezeli düşman “Turan”, aslında Saka/İskit ve Turkic göçebe boyları temsil ediyordu ancak 11. ve 12. yüzyıllardan itibaren Selçukluların, Gaznelilerin ve Karahanlıların gelişiyle birlikte Turan eşittir “Türk” algısı tamamen yerleşti.
Şehnâme hikayeleri dilden dile aktarılırken, Rüstem’in “Turan ordularına karşı İran tahtını koruması”, sonraki yüzyıllarda halkın gözünde “Türk akınlarına karşı bölgeyi koruyan kahraman” imajına dönüştü.
İslamiyet’in yayılması ve Türklerin İslam sancağını devralarak Anadolu ve Ortadoğu’ya hakim olmasıyla birlikte, Doğu Hristiyanları (Süryaniler, Ermeniler, Gürcüler) ve Batı dünyası, Müslüman-Türk ittifakına karşı koyabilecek tarihi veya mitolojik bir “anti-kahraman” arayışına girdiler. Rüstem’in Türk (Turan) ordularını darmadağın eden o eski Saka/Bozkır hikayeleri, Hristiyan tebaanın anlatılarında ideolojik bir silah olarak revize edilmeye çok müsaitti.
- Kültürel Senkretizm (İnançların Birleşmesi): Mitolojide bir kahramanın din değiştirmesi veya farklı bir inanca bürünmesi çok sık rastlanan bir durumdur. Rüstem, İslamiyet’ten önce yaşamış zerdüşt’tü ama bu hikayenin asıl kahramanı olan Oğuz Kağan, pagan bir Saka kahramanıydı. İslamiyet sonrasında İranlılar Zerdüşt Rüstem’i “İslam pehlivanı” gibi sunmaya çalıştı ancak Kafkasya, İpek Yolu ve Sicistan havzasındaki Hristiyan Nesturi misyonerler de boş durmadı. Tıpkı Türklerin Dede Korkut efsanelerini veya Oğuz Kağan’ı İslami motiflerle süslemesi gibi, Hristiyan dünyası da Rüstem’in yenilmez pehlivanlık vasıflarını, ejderha öldürme hikayelerini (ki Hristiyanlıkta Aziz George / Saint George figürüyle birebir uyuşur) alıp kendi davalarına uyarladılar.
Ejderha öldüren, haksız hükümdarlarla savaşan ve Doğu’dan gelen Rüstem, Hristiyan ikonografisinde “İslam/Türk genişlemesine dur diyecek olan vaat edilmiş Hristiyan lider” anlatısının prototipi haline geldi.
Keza kronolojik sıralama ve tarihsel antropoloji de bizi doğrulamaktadır;
- Saka Dönemi: Özgür bozkır alpi (Oğuz Kağan benzeri).
- Fars Dönemi: Şehnâme ile İran’ın ve tahtın koruyucusu.
- Orta Çağ / Haçlı Dönemi: Türk ve Müslüman hegemonyasına karşı, Doğu Hristiyanlığı tarafından sahiplenilen, Asya’nın bağrından çıkıp Türklerle savaşan efsanevi “Kurtarıcı Hristiyan Kral” (Rahip John arketipi).
Bu durum bize mitlerin statik kalmadığını, siyasi ve dini güç dengelerine göre nasıl kılık değiştirip cephe değiştirdiğini gösteren muazzam bir “Kültürel Göç” örneği sunmaktadır. Zamanla “Prester John” mitinin gerçek olmadığı ortaya çıkacaktı ancak o dönemde Asya’dan beklenen kurtarıcı daha yakın sınırlarda da oluşturuldu; Digenes Akritas. Müslümanlar ile sınırlarda savaşan güçlü, yiğit koruyucu… Şimdi gelin Oğuz Kağan’dan Rüsteme ve oradan da Digenes Akritas’a ve onun İslam-Türk dünyasındaki yansıması olan Battal Gazi’ye giden süreci inceleyelim…
Digenes Akritas ve Battal Gazi, Sınır Savunan ve Akınlar Düzenleyen Pehlivanlar
Antik çağın o göçebe ve pagan “aslan boğan, ejderha avlayan” alpleri (Bhima, Herkül, Oğuz, Rüstem), Ortçağ’ın sınır boylarında birisi Doğu Roma’nın bayraktarına, diğeri de Türk-İslam sınırlarının akıncı pehlivanına dönüşmüştü.
Digenes Akritas ve Battal Gazi, bu muazzam kahramanlık nehrinin Ortaçağ’daki Akdeniz ve Anadolu havzasına dökülen en coşkulu kollarıdır. Bu iki karakterin kahramanlık örüntüsündeki yerini ve birbirleriyle olan benzerliklerini şöyle özetleyebiliriz:
- Digenes Akritas: Doğu Roma’nın (Bizans) Sınır Pehlivanı: Adındaki Digenes, Yunanca “iki soydan gelen (melez)” anlamına gelir. Hikayesi tam da o kültür geçişkenliğinin vücut bulmuş halidir. Babası Müslüman bir Arap emir (Suriyeli), annesi ise Doğu Roma’lı Hristiyan bir soyludur.
- Herkül ve Rüstem Benzerliği: Destanda Digenes Akritas’ın çocukluğu tıpkı Herkül ve Rüstem gibidir. Henüz üç yaşındayken çıplak elleriyle iki ayıyı boğar, büyüdüğünde Fırat boylarında tek başına aslanları öldürür ve hatta efsanevi üç başlı bir ejderha (tıpkı Rüstem’in ejderhası veya Herkül’ün Hidra’sı gibi) ile savaşır.
- Akritas (Uç Beyi): Tıpkı Rüstem’in merkezdeki şahlardan bağımsız olarak Sicistan’da yaşaması gibi, Digenes de merkezden uzak, Fırat Nehri kıyılarında, Doğu Anadolu sınırlarında (uçlarda) kendi başına buyruk bir sınır muhafızıdır (Akritai).
- Battal Gazi: İslam Dünyasının Sınır Alpereni: Digenes’in Bizans sınırında yaptığını, İslam dünyası adına Malatya (Melitene) uç boylarında Seyyid Battal Gazi yapar. O da tıpkı Digenes gibi sınırın, dağların ve kalelerin kahramanıdır.
- Rüstem’in İslami Versiyonu: Battal Gazi Destanı’nda (Battalname) antik bozkır ve Fars motifleri tamamen İslami bir cila ile kaplanır. Battal Gazi’nin atı Aşkar Devzâde, tıpkı Rüstem’in atı Rahş veya Oğuz’un kurdu gibi olağanüstü hislere sahiptir, sahibini tehlikelere karşı korur. Battal Gazi, Doğu Roma büyücülerinin tılsımlarını Tanrı’nın adını zikrederek bozar, tıpkı Rüstem’in görevlerinden birisi olan cadıyı yok etmesi gibi.
- Doğu Roma İle Rekabet: İronik bir şekilde, Arap-Türk anlatılarındaki Battal Gazi ile Doğu Roma anlatılarındaki Digenes Akritas, Anadolu coğrafyasında yüzyıllarca aynı dağlarda, aynı nehir boylarında “karşı karşıya savaşan iki ayna karakter” olmuşlardır. İkisinin de genetiği, düşman oldukları o eski Bozkır-Pers-Hint şablonundan beslenir.
İsimler dille birlikte Türkçe, Farsça, Yunanca, Arapça olmuş, dinler Paganizmden, Zerdüştlüğe, Hristiyanlığa ve İslamiyet’e evrilmiş ancak “Gürzünü kapıp, atına atlayıp, insanlığı ve sınırını canavarlara/düşmanlara karşı koruyan yenilmez kahraman” öyküsü hiç değişmemiştir.
Peki ama tüm bu anlatıların kaynağı nedir diye birbirimize sorduğumuzda, buluştuğumuz ilk ve en eski kahramanlar, hiç kimsenin tahmin etmediği bir yerden bize göz kırpıyordu; Rigveda’daki İndra ve Mahabharata’daki Bhima…
Şimdi sıra yazılı tarihte, yukarıdaki kahramanların ilk akretip’ine, bilinen en eski kahramanın öyküsüne geldi…
Ejderha öldüren ilk kahraman “İndra” ve güçlü “Bhima”.
Rigveda’daki İndra’dan, Mahabharata Destanındaki Bhima’ya
Yukarıda anlattığımız kahramanlık öykülerinin (Oğuz Kağan, Rüstem, Herkül) kökleri, Sanskritçe kaleme alınmış olan Mahabharata’daki Bhima’ya ve ondan da eski metin olan Rigveda’daki en büyük Tanrı İndra’ya dayanmaktadır. İndra’nın en büyük başarısı, suları hapseden devasa ejderha Vritra’yı şimşek gürzüyle öldürüp dünyaya suyu ve yaşamı geri vermesidir ancak insan formundan dolayı Bhima, yukarıda anlatılan kahramanlık öykülerine çok daha yakındır.
Gelin bu efsanevi karakterleri biraz daha yakından tanıyalım ve yukarıda anlattığımız diğer kahramanlara hangi özelliklerini vermiş görelim;
- Doğum Mucizeleri ve “Yarı-Tanrı” Kimliği, Anne Karnından Çıkan Kahraman: Rüstem’in annesinin karnı çok büyük olduğu için sezaryenle (Rüstemzad) doğduğunu, Oğuz’un da doğar doğmaz olağanüstü özellikler gösterdiğini biliyoruz.
Mahabharata’da da kahramanların annesi Kunti, Tanrılardan çocuk diler. Bhima doğduğunda o kadar ağırdır ki annesinin kucağından kayıp bir kayanın üzerine düşer ve Bhima’nın vücudu kayayı paramparça eder, kendisine hiçbir şey olmaz.
Oğuz Kağan’a gökten inen ışık ve kurt rehberlik eder, Herkül Zeus’un oğludur, Bhima da rüzgar ve fırtına tanrısı Vayu’nun oğludur. Bozkırın rüzgarı ile kahramanın gücü burada birleşir.
- Mahabharata’daki “Bhima” ve Sıradışı Özellikleri: Mahabharata destanının başkarakterleri olan Pandava kardeşlerden ikincisi olan Bhima, Rüstem ve Oğuz Kağan karakterlerinin tarihteki en eski prototipidir. Aralarındaki benzerlikler şaşırtıcı derecede birebirdir:
- Filleri Tek Yumrukla Öldürmek: Rüstem’in çocukken koca bir fili tek yumrukla öldürdüğünü konuşmuştuk. Mahabharata’da Bhima’nın en ünlü özelliği de budur; savaş meydanında devasa filleri çıplak elleriyle havaya fırlatır, yumruğuyla fillerin kafasını parçalar.
- Doymaz İştah ve Muazzam Cüsse: Bhima’nın lakaplarından biri Vrikodara yani “Kurt Karınlı”dır, çünkü ne kadar yerse yesin doymaz ve bir kurt gibi vahşi bir açlığa sahiptir. Oğuz Kağan’ın da doğar doğmaz “çiğ et ve şarap” istemesi, Rüstem’in bir oturuşta koca bir yaban eşeğini yiyebilmesi, tamamen bu “Kurt Karınlı Bhima” arketipinin yansımasıdır.
- Gürz (Topuz) Kullanma Ustası: Rüstem’in meşhur silahı babasından kalan tek vuruşta orduları dağıtan gürzdür. Bhima da destanda gürz (mace) dövüşünün dünyadaki en büyük ustasıdır.
Ganj Nehri kıyılarında yankılanan antik bir çığlık, asırlar boyu Avrasya bozkırlarının tozuyla yıkanmış, ardından şan ve şöhret peşindeki sarayların mürekkebiyle şekil değiştirerek bugünkü modern dünyamıza kadar ulaşmıştır. Mahabharata’nın fil deviren Bhima’sından Rigveda’nın ejderha avcısı İndra’sına; bozkırın bağrından çıkan pagan Saka Alp’ine, kalemin gücüyle Persleştirilen Rüstem-i Zâl’a, Haçlı seferlerinin hayal ürünü Prester John’dan, Anadolu dağlarında yankılanan Digenes Akritas ve Battal Gazi’ye uzanan bu muazzam kronoloji, bize edebiyat tarihinin en büyük gerçeğini fısıldamaktadır;
Hiçbir destan tamamen izole, hiçbir kahraman da salt tek bir halkın malı değildir…
