Japonya’nın Koshima Adası’nda yaşayan Macaca fuscata (Japon makakları) üzerinde bilim insanları uzun yıllar süren gözlem çalışmaları gerçekleştirmiştir.
1952 yılında araştırmacılar, maymunların beslenme alışkanlıklarını incelemek amacıyla adaya tatlı patates bırakmaya başlar. Maymunlar, üzerleri kumlu ve çamurlu olmasına rağmen bu patatesleri büyük bir iştahla tüketir. Adeta “Can boğazdan gelir.” dercesine, patatesleri temizlemeye gerek duymadan yemeye devam ederler.
Araştırmacılar bir gün, henüz 18 aylık olan ve İmo adını verdikleri genç bir dişi maymunun dikkat çekici bir davranış sergilediğini fark eder. İmo, kumlu ve çamurlu patatesleri bir su birikintisinde yıkadıktan sonra yemektedir. Bu davranışı önce annesi ve yakın çevresindeki maymunlar öğrenir. Yaklaşık altı yıl içinde bu alışkanlık grubun büyük bir bölümüne yayılır. Ancak bazı maymunlar eski alışkanlıklarını sürdürerek patatesleri yıkamadan yemeye devam eder. Özellikle yaşlı maymunlar, kendilerinden daha genç ve sosyal statü olarak daha aşağıda gördükleri bireylerden yeni bir davranış öğrenmeye pek istekli değildir.
İşte bu gözlemler zamanla “Yüzüncü Maymun Fenomeni” olarak bilinen popüler anlatının doğmasına neden olmuştur.
Bu anlatıya göre, patates yıkayan maymunların sayısı belirli bir eşiğe ulaştığında, adadaki bütün maymunlar bir anda aynı davranışı benimsemiş; hatta kilometrelerce uzaktaki diğer adalarda yaşayan maymunlar bile herhangi bir fiziksel temas olmaksızın aynı alışkanlığı edinmiştir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bilimsel gözlemler, davranışın zaman içinde sosyal öğrenme yoluyla yayıldığını göstermektedir. Buna karşılık, belirli bir sayıya ulaşıldığında davranışın bir anda tüm maymunlara ve başka adalara “gizemli bir biçimde aktarıldığı” iddiasını destekleyen güvenilir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Bu nedenle “Yüzüncü Maymun Fenomeni” daha çok sembolik ve ilham verici bir metafor olarak değerlendirilmektedir.
Yüzüncü Maymun Fenomeni bize ne anlatıyor?
Belki de bu hikâyenin en güçlü yanı, bilimsel doğruluğundan çok verdiği mesajdır.
Bazen bir toplumda değişim hemen gerçekleşmez. Yeni bir düşüncenin, yeni bir davranışın veya güzel bir alışkanlığın yayılması zaman alır. Ancak yeterli sayıda insan aynı bilinçle hareket etmeye başladığında, toplumsal dönüşüm hız kazanabilir. Bu nedenle “kritik kütle” kavramı, sosyal değişimi anlatmak için sıkça kullanılan bir benzetmedir.
Kimileri bu durumu “morfogenetik alan” gibi varsayımsal kavramlarla açıklamaya çalışsa da bu görüşler günümüzde bilim dünyasında genel kabul görmüş teoriler arasında yer almamaktadır. Buna rağmen, ortak bilinç ve toplumsal farkındalığın insanların davranışlarını etkileyebildiği gerçeği inkâr edilemez.
Ormanlarımızı koruma konusunda örnek olabilir miyiz?
Sokaklarımızı ve caddelerimizi daha temiz tutabilir miyiz?
Evlerimizi depreme karşı daha güvenli inşa edebilir miyiz?
Trafikte birbirimize daha saygılı davranabilir miyiz?
Önyargılarımızı bir kenara bırakıp insan insana konuşabilir miyiz?
Özür dilemeyi, teşekkür etmeyi ve nezaketi günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası hâline getirebilir miyiz?
Belki de beklediğimiz değişim, başkalarının değil, bizim atacağımız ilk adımla başlayacaktır.
Peki biz de kendi hayatımızda o ”+1” olabilir miyiz?
Not: Morfogenetik (veya morfik) alan kavramı, biyolog Rupert Sheldrake tarafından ortaya atılmış bir hipotezdir. Canlılar arasında görünmez bir etkileşim ağı bulunduğunu öne sürer. Ancak bu görüş, günümüzde ana akım bilim tarafından doğrulanmış bir teori olarak kabul edilmemektedir.

Hocam elinize saglik ,yine sürükleyici olmuş.
Hocam elinize saglik ,yine sürükleyici olmuş.yazılqrınızın devamını beklerim.
Teşekkür ederim Adem Hocam
Teşekkür ederim Adem Hocam sağolasın