Bundan yıllar önce, 1975-1980 yılları arasında, rahmetli babamla birlikte her yıl İzmir Enternasyonal Fuarı’na giderdik. Fuarda mutlaka bütün stantları gezer, dönme dolaba biner, fuarın çevresini dolaşan mini trenle keyifli bir yolculuk yapardık. Ancak her gelişimizde vazgeçemediğimiz bir yer vardı: Kahkaha Aynaları.
Aynalar koridoruna girer, kendimize bakıp bakıp gülerdik. Koridorda birbirinden farklı aynalar bulunurdu: düz aynalar, içbükey (çukur) aynalar ve tümsek (dışbükey) aynalar…
Her aynanın görüntü oluşturma biçimi, kullanım alanı ve odak özelliği farklıydı. Fakat hepsi aynı fizik kurallarına göre çalışıyordu.
İlginç olan şuydu ki, oraya gelen hiç kimse gerçeği en doğru gösteren düz aynanın karşısında uzun süre durmazdı. Herkes kendisini farklı gösteren aynalara koşardı. Evde, okulda ya da kuaförde her gün gördüğümüz gerçek yansımamız değil; uzun, kısa, şişman, cüce, kocaman başlı ya da küçücük ayaklı hâlimiz daha çok ilgimizi çekerdi. O yüzden adı tam da yerindeydi: Kahkaha Aynaları.
O an kendi kendime sorardım:
“Bu aynada gördüğüm gerçekten ben miyim? Bu ben olabilir miyim? Eğer bu ben değilsem, gördüğüm kişi kim?”
Elbette o aynalarda gördüğüm şey ben değildim; sadece görüntümün değişmiş bir yansımasıydı.
Peki, hayatta da insanlar bizi bu aynalar gibi farklı farklı görüyor olabilir mi?
Bir insan, birinin gözünde çok konuşan biri iken, bir başkasına göre sessiz olabilir. Birisi onu güzel ya da yakışıklı bulurken, başka biri çirkin görebilir. Aynı kişi olmamıza rağmen, herkesin zihnindeki “biz” farklıdır.
Çünkü biz, çoğu zaman insanların aynalarında onların bakış açılarına göre şekillenen bir görüntüye dönüşürüz.
İşte o zaman insan ister istemez şu soruyu soruyor:
“Ben gerçekte kimim? Kendimi gerçekten tanıyor muyum?”
Halil Cibran bu durumu ne güzel anlatır:
“Yalnızca bir kez dilim tutuldu. Bir adam bana, ‘Sen kimsin?’ diye sorduğunda.”
Kahkaha Aynaları’nda gülüp geçtiğimiz o tuhaf görüntüler, acaba en yakınlarımızın, iş arkadaşlarımızın, komşularımızın ya da okulda, çarşıda, pazarda karşılaştığımız insanların zihnindeki yansımamız da olabilir mi?
Eğer biri bizi öyle görüyorsa, bunun sorumluluğu gerçekten bize mi aittir?
Belki de bazen sadece, “Beni öyle görüyor olabilir.” deyip geçebilmeliyiz.
Yoksa bütün çabamız, herkese kendimizi ispat etmeye çalışmak mı?
Asıl mesele, başkalarının istediği kişi olmak mı; yoksa kendi potansiyelimizi gerçekleştirerek kendi hayatımızı yaşamak mı?
Belki de bu çabanın altında sevilmeme ve değer görmeme korkusu yatıyordur.
Sevilmediğini ya da değersiz olduğunu hissetmek, insanın yaşayabileceği en ağır duygulardan biridir. Kalbi sıkıştırır, ruhu daraltır ve görünmeyen yaralar açar.
Bu yüzden insan; takdir edilmek, sevilmek ve alkışlanmak için sürekli çabalar.
Oysa bu, susadıkça tuzlu su içmeye benzer.
Çünkü insan, başkalarının zihnindeki görüntüsünü değiştirmeye çalıştıkça gerçek benliğinden uzaklaşır.
Sevilse de sevilmese de, değer görse de görmese de insanlar çoğu zaman gerçeği değil, kendi aynalarındaki yansımayı konuşurlar.
Mustafa Ulusoy bu konuda şöyle der:
“İnsan, aynadaki görüntüsünün kendisi olmadığını unutur. İnsanın varoluşunun değerini aynalarda yansıyan görüntüler belirleyemez. Başkalarının zihninde oluşmuş imajlar, düşünceler ve yargılar da onun gerçek değerini belirleyemez.”
İnsan, kendi olmaktan vazgeçip kendisini başkalarının aynalarındaki görüntüyle özdeşleştirdiğinde, artık onların istediği gibi davranmaya başlar.
Böylece kendi hayatının direksiyonunu başkalarına teslim etmiş olur.
Oysa varoluşumuzun anlamını ve değerini bizim gibi sınırlı bir insana yüklemek büyük bir yanılgıdır.
Başkalarının zihnindeki görüntümüz değiştikçe biz de kendimizi farklı algılamaya başlarız.
Sonunda aynalar hayatımızı ele geçirir ve kim olduğumuzu unuturuz.
İşte o zaman “öteki insan”, farkına varmadan hayatımıza hükmetmeye başlar.
Peki, hangi aynadaki sahte görüntü olacaksın?
Ve en önemlisi…
Ne zaman gerçekten kendin olacaksın?
İnsanın ihtiyaçları sonsuzdur. Kendisi de muhtaç olan bir insan, başka bir insanın bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz.
Tasavvufta bu dünya, her tarafı aynalarla çevrili bir odaya benzetilir. İnsan bu odada bir misafirdir. Hangi yöne bakarsa baksın, aslında Allah’ın tecellilerini görür.
O hâlde aynadan aynaya koşup başkalarına benzemeye çalışmanın ne anlamı var?
İnsanlar seni sevsin diye değişme.
Otantik ol. Kendin ol. Çünkü seni gerçekten sevecek insanlar, seni olduğun hâlinle bulacaktır.
Ernest Shurtleff Holmes’un dediği gibi:
“Hayat bir aynadır ve düşünen kişinin ne düşündüğünü kendisine geri yansıtır.”
