(Şarap Tanrısı Dionysos’un Başkenti Ankara Şereflikoçhisar Parlasan İlçesi)
Sümerlerde, Babillerde, Mısırlılıarda, Hititlerde, Antik İon Havzasında, Roma’da, Perslerde kısaca antik tüm kültürlerde şarap-bira vb. alkollü içkiler tüketilir, hatta dini ritüellerde mutlaka ana içecek olarak kullanılırdı. Peki neden dini ritüellerde alkol tüketilirdi? Bunun cevabını İon Kültüründe yer alan “Dionysos Kültü” üzerinden açıklayalım.
Dionysos, mitolojide “iki kere doğan” (önce ölen annesi Semele’nin rahminden, sonra babası Zeus’un baldırından) tek Tanrıdır. Bu yüzden Dionysos kültü, kökeni toprağa ve tarıma dayanan bir “yeniden doğuş” kültüdür. Dionysos’un iki kere doğuşu, üzüm bağları metaforu üzerinden anlatılmaktadır. Buna göre;
Üzüm’ün yetiştiği bağ kütüğü kışın kurur, ölü gibi görünür. Bu ilk ölüm anının tasviridir. Baharda tekrar yeşerir ve üzüm verir ki bu da ikinci doğum anıdır. İkinci doğumdan sonra onun ürünü olan üzüm toplanır, ezilir, fermente edilir. Bu fermante halini bir nevi çürüme yani ikinci kez ölüm aşaması olarak anlandırabiliriz. Bu ikinci ölümden, şarap gibi coşku veren bir sıvı doğar ki bu da yaşamın sonucudur.
Yukarıda anlattığımız bu ezoterik döngü, ölümden sonra ruhun ölümsüzlüğü ve yeniden doğuşu fikrini aşılamıştır. Bu yönüyle Dionysos kültü, daha sonraki Orfizm ve bazı erken Gnostik akımlarla (ruhun beden hapishanesinden kurtulması fikriyle) derin bir ilişki içinde olmuştur.
Bu nedenle antik İon’da şaraba sıradan bir içecek gözüyle bakılmazdı. O, içinde Tanrısal bir öz barındıran canlı bir sıvıydı. Homeros metinlerinde şarap için “insana dertlerini unutturan ilaç” denirken, aynı zamanda ölçüsü kaçtığında insanı deliliğe sürükleyen bir “zehir” olarak da kabul edilirdi. Bu doğum, ölüm, tekrar doğum şeklinde ilerleyen ve Dionysos’ta kimlik kazanan kült (tarikat), zamanla çok sayıda taraftar toplamaya başladı.
Dionysos kültü, Olimpos’un o mesafeli, saraylı dinine bir başkaldırıydı. Zeus’a tapınmak için tapınaklara ve rahiplere ihtiyacınız vardı ama Dionysos’a tapınmak için ihtiyacınız olan tek şey doğa, şarap ve coşkuydu. Bu yüzden kült, toplumun en dışlanmış kesimlerinde (kadınlar, köleler ve yabancılar) çok hızlı yayıldı.
Dionysos kültüne üye olanların yaptığı ritüel, iki aşamaya sahipti; Oreibasia ve Spagarmos.
Oreibasia yani “dağlara kaçış” sürecinde, üyeler meşaleler eşliğinde geceleri dağlara (kültün merkezi Parnassos Dağındaydı, günümüzde Ankara’nın Şereflikoçhisar ilçesinde bulunan bir antik kent olan ve Parlasan adı ile anılan yer ) çıkarlardı. Diğer şehirlerdeki üyeler de kendi şehirlerindeki en yüksek tepeye çıkarlardı.
Ritüelin en can alıcı noktası, kadın tapınanların (Mainadlar veya Bakkhalar), ellerinde sarmaşık sarılı değnekler (thyrsos) ile ritüel’in en vahşi aşaması olan Spagarmos yani “parçalama” aşamasıydı. Bu süreçte, kült üyelerinin törenin başından beri içtikleri sek, yoğun ve art ardına içilen şarap etkisini gösterirdi çünkü kimse artık kendi kontrolünü sağlayamazdı. Şarabın sek ve sık içilmesinin amacı, kontrol altındaki bilinci devre dışı bırakmak ve esrime (kendini aşma, kendi durumunun dışına çıkma) durumuna ulaşmaktı. Ecstasy kelimesi ion lehçesindeki ekstasis’ten gelir ve “kendi dışına çıkmak, kendinden geçmek” demektir. Bu süreçte, insan şarapla esrime haline geçtiğine ve kendi küçük egosundan sıyrılıp, yaradılıştaki ilk aşamaya dönüldüğüne ve Dionysos’un ruh haline geçildiğine inanılırdı. Kendinden geçen kült üyeleri vahşi bir hayvanı (bazen bir boğayı veya geyiği) çıplak elleriyle parçalar (spagarmos) ve çiğ çiğ yerlerdi (omophagia). Bu an, mitolojide Titanlar tarafından parçalanıp sonra yeniden doğan Dionysos’un acısını ve doğanın vahşi, ham döngüsünü bizzat deneyimlemek anlamına geliyordu.
İnsanın kontrolünü kaybetmesi ve ilk ana dönmesi aslında bir nevi kaos durumunu simgeliyordu çünkü Dionysos kültü ve şarap, Dionysos’un yani Tanrının kendisiyle birleşmeyi, physis’e (saf doğaya) dönmeyi ve insan yapımı hapishanelerden (toplumsal kurallar, mantık, ego) kaçışı simgeliyordu. İnananların ritüel’in başlangıcında taktıkları maske, Dionysos kültünün en önemli sembolüdür. Maske taktığında kendi kimliğini, toplumsal statünü geride bırakırsın ve “başka biri” olursun. Şarap ile başlayan ritüelin sonunda ise bunun tersi meydana gelir ve insanın günlük hayatta taktığı o ciddi, profesyonel maske düşer, altındaki ham, gerçek insan hali (id) ortaya çıkarır. Tabi ki bu hal çok istenen ve kabul edilen bir ruh hali değildir.
İşte, Dionysos’un bu kaotik durumunu dengelemek için bir başka Anadolu Tanrısı devreye girer; Apollon.
Apollon, güneşin, ışığın, mantığın, ölçünün, sınırların ve mimarinin tanrısıdır. Kısaca, bir toplumu yönetmek için neye ihtiyaç duyarsanız, Tanrı Apollon size onu sunmaktadır. Apollon, rasyoneldir, kaosu sevmez. Her şeyi sınıflandırmak, bir kalıba sokmak ve netleştirmek ister. O bizim mantıklı tarafımızdır. Plan yapan, geleceği kurgulayan, bütçe yöneten, toplumsal kurallara uyan, strateji kuran yanımızdır. Bir nevi, uzun yıllar boyunca toplum hayatında takındığınız o “profesyonel, ikna edici, düzenleyici, uyumlu vb” maskedir. Sınırları bellidir, nettir, simetriktir. O heykeldir, mimardır.
Ama Dionysos öyle midir? O, sınırların ortadan kalkmasının, her şeyin birbirine karışmasının Tanrısıdır. O irrasyoneldir. Kuralları, mantığı, sınırları tanımaz. Bireyselliği yok eder, insanı doğanın kalbiyle ve “özüyle” birleştirir. Mantığın sustuğu, sadece hislerin, tutkuların ve içgüdülerin konuştuğu andır. Geleceği düşünmeden, sadece an’ın içinde kaybolma isteğidinin sesidir. Dünyayı ve insanları kontrol etmeyi bırakıp, akışa teslim olma arzusunun simgesidir. O, müziktir çünkü müzik elle tutulamaz, sınırları yoktur, doğrudan duyguya ve ruhun karanlık odalarına hitap eder.
İon medeniyetinde bu iki Tanrı da Zeus’un oğludur. Aynı kökten gelirler ama dünyayı algılama ve yaşama biçimleri birbirine tamamen zıttır.
Bugün modern insanın “doğaya kaçma”, “kamp yapma”, “şehirden ve insanlardan uzaklaşıp sessizliği/akışı dinleme” arzusu, aslında Dionysos kültünün modern ve ehlileştirilmiş bir versiyonudur. Toplumun bizden beklediği o ağır, kuralcı rollerden (Apollon) bunaldığımızda, ruhumuz bizi otomatik olarak maskelerimizi düşüren o gücün (Dionysos) kucağına atarız.
Ve bu iki Tanrı’nın çatışması, Friedrich Nietzsche’nin “Tragedyanın Doğuşu” kitabında ayrıntıları ile ele alınmıştır. İnsan ruhunun, sanatın ve medeniyetin iki zıt kutbunu anlatan muazzam bir metaforu kullanarak, Apolloncu ölçülü rasyonalite ile Dionysosçu taşkın coşkunun mükemmel bir evliliği olarak özetler. Ona göre sanat ve yaşam, sadece akılcı bir düzenle (Apollon) ya da tamamen kuralsız bir kaosla (Dionysos) var olamaz. Asıl deha, bu iki zıt gücün sürekli bir gerilim içinde birbirini dengelemesinden doğar. Kitapta, rasyonel dünyadan bunalan modern insanın, kendi özünü ve yaşamın ham enerjisini ancak bu iki gücü birleştirerek yeniden bulabileceği savunulur.
Peki kutsal kita bize ne diyor? Ayetlerde geçen anahtar kelime “hamr”dır. Bu kelime sözlük anlamıyla “aklı örten, bulandıran şey” demektir. Antik Arap toplumunda bu kelime “şarap” (özellikle hurma ve üzüm şarabı) için kullanılmaktadır. Yani kutsal kitap bize şarap içmeyi yasaklarken, aslında “Dionysos” tapınımını mı yasaklıyordu? Kuralsızlığı, sınırların ortadan kalktığı, kaotik bir durumun toplum yararına olmayacağını mı söylüyordu? Eğer doğrudan şarabın yasaklandığını düşünüyorsanız, aslında doğrudan bir yasak yok. Nahl Suresi 67. ayette ilk kez değinilir ki rızk vardır der. Bakara Suresi 219. ayette hem zararı hem de faydası vardır, sen faydasını kullan der. Nisa Suresi 43. ayet, ne söylediğini bilmeyecek duruma geldiysen namaza durma der. Ve nihayet, Maide Suresi 90. ayette kesinlikle yasaklanmıştır.
Sizce, sadece şarap mı yasaklanıyor yoksa şarap ile özdeşleşen Dionysos Kültü (tarikatı) mı yasaklanıyor? Benim tercihim ikinci görüşümden yana. Neden diye soracak olursanız;
Ortadoğu dinleri (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet) her zaman düzeni, ahlakı, yasayı, sınırları ve otoriteyi temsil etmektedir yani tam anlamıyla Apolloncu bir yapıya sahiptirler. Peki Dionysos neyi vaat ediyor? Otoritesizliği ve sınırsızlığı. Ritüellerde köle ile efendi, kadın ile erkek, zengin ile fakir eşitleniyor. Ritüeller şehir devletinin (polis) dışında, dağlarda ve ormanlarda yapılıyor. İnsanın kural koyucu Tanrı’ya itaat etmesi yerine, esrime yoluyla bizzat Tanrısallaşmasını savunuluyor.
Tek tanrılı dinlerin kurmak istediği toplumsal ve hukuki düzen için, kitlesel bir sarhoşlukla gelen bu “kontrolsüzlük ve kuralsızlık” hali en büyük tehditti. Dolayısıyla şarabı yasaklamak, sadece bir içeceği yasaklamak değil, o içecekle tetiklenen kolektif başkaldırıyı ve taşkınlığı da (Dionysosçu esrimeyi) yasaklamaktı.
Kenan topraklarında ve Helenistik dönemde Yahudiler, Dionysos (ve muadili olan Bael) kültleriyle dipdibe yaşadılar. Tevrat’taki pek çok peygamber, İsrailoğulları’nı bu “bağ bozumu şenliklerine katılmamaları ve putperestlerin esrime ayinlerine gitmemeleri” konusunda sertçe uyarır.
Hristiyanlık ise Dionysos kültünün en güçlü olduğu Greko-Romen dünyada yayıldı. Hristiyanlık bu kültü tamamen yok etmek yerine asimile etti. Dionysos’un “suya dönüşen şarabı” ve “ölüp yeniden doğma” miti, İsa’nın kanı (komünyon şarabı) ve diriliş mitine dönüştürüldü ancak Hristiyanlık, şarabı serbest bırakırken Dionysos’un coşkusunu ve esrimesini yasakladı. Onu kilisenin disiplinli çatısı altında Apollonlaştırdı.
İslamiyet’in doğduğu yedinci yüzyıl Hicaz coğrafyasında durum nasıldı? Onların da taptığı Dionysos benzeri bir Tanrı’ları var mıydı? Arap panteonunda ve Semitik mitolojide tam olarak Dionysos ile eşleştirebileceğimiz, hatta tarihsel olarak doğrudan onunla özdeşleştirilmiş çok güçlü bir Tanrı figürü vardır: Dusares (Dûşerâ). Özellikle Kuzey Arabistan’da ve Petra merkezli Nabatî krallığında (bugün Ürdün, Suriye ve Hicaz’ın kuzeyi) tapınılan Dusares, dinler tarihi ve arkeolojide “Arap Dionysos’u” olarak kabul edilir.
Kelime anlamı olarak Dûşerâ, “Şerâ Dağı’nın Efendisi” anlamına gelir. Tıpkı Dionysos’un dağlarda (Parnassos) ayinler düzenleyen bir dağ tanrısı olması gibi, Dûşerâ da dağlık kabilelerin tanrısıdır.
Nabatîler çöl kökenli olsalar da yerleşik hayata geçtikten sonra müthiş bir tarım ve bağcılık kültürü geliştirdiler. Dûşerâ, bu coğrafyada üzümün, bağ bozumunun ve şarabın koruyucusu haline geldi.
Büyük İskender’in seferlerinin ardından Ortadoğu Helenleştiğinde, Grekler ve Romalılar Petra’ya geldiklerinde Dûşerâ tapınımı ile karşılaştılar. Onu doğrudan kendi Tanrıları Dionysos ile birleştirdiler. Antik paralarda ve kitabelerde Dusares, başında üzüm yapraklarından bir taçla, elinde şarap kadehiyle (kantharos) Dionysos olarak resmedildi.
İslamiyet’in doğduğu Hicaz bölgesine (Mekke-Medine-Taif hattı) doğru indiğimizde, Dionysosçu karakterin izlerini taşıyan başka kültler de görürüz, Zül-Halesa gibi. Bu kült, Kabe’ye rakip olarak görülen ve Yemen-Hicaz sınırında bulunan bir tapınaktı. “Beyaz Kaya” olarak sembolize edilirdi. Bu kültün Tanrısının ritüellerinde, tıpkı Dionysos kültündeki gibi vecd, dans ve kitlesel esrime ön plandaydı.
Bir diğer kült, Taif’teydi. Taif, Arap yarımadasının en ünlü bağcılık ve şarap merkezidir. Dağlık ve serin iklimiyle üzüm bağlarıyla doludur. Buranın baş tanrıçası olan Al-Lat, aslında bereketi ve tarımı simgelerdi. Taif’teki şarap meclisleri ve bağ bozumu kutlamaları, içerik olarak Antik İon’daki Dionysos festivallerinin çöl iklimine uyarlanmış birer kopyası gibiydi.
Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış olan ünlü tarihçi Herodot, Tarih kitabının 3. cildinde Arapların inançlarından bahsederken doğrudan şöyle yazar;
“Araplar sadece iki tanrıya inanırlar; Dionysos ve Aphrodite. Onların dilinde Dionysos’a Orotalt denir.”
Herodot’un bahsettiği “Orotalt” isminin, Dûşerâ’nın veya Arapça Ruda (yeryüzü/doğa tanrısı) isminin antik Grekçe telaffuzu olduğu düşünülmektedir ama felsefi olarak en değerli olan şey, dışarıdan bakan bir gözün Arap inançlarındaki o “coşku, doğa ve aşk” elementini doğrudan Dionysos olarak etiketlemesidir.
Özetleyecek olursak, Arap toplumunda İslam öncesi dönemde Dûşerâ (Dusares), çölün sınırlarını yıkan, insanlara şarabı, neşeyi ve esrimeyi getiren “Arap Dionysos’u” olarak tahtta oturuyordu. İslamiyet’in Hicaz’da rasyonel, hukuki ve ahlaki bir düzen (Apolloncu bir sistem) kurarken tasfiye ettiği en güçlü yerel damarlardan biri, işte bu Kuzey’den ve Taif’ten sızan Dûşerâ/Dionysosçu esrime kültürüydü.
Bu yasaktaki gerekçeyi şu şekilde açıklayabiliriz; sarap ve temsil ettiği sarhoşluk, dinin kurmak istediği akli uyanıklığı, bilinci, disiplini ve toplumsal düzeni ortadan kaldırır. İnsanı “hayvani/doğal özüne” geri döndürür. İslamiyet de tıpkı diğer monoteist yapılar gibi, insanın bilincini kapatmasını değil, sürekli uyanık ve kurala tabi (Apolloncu) tutmasını hedefler.
Dini kitaplardaki şarap yasağı, ambalajda alkol molekülüne karşı bir yasak gibi görünse de, özünde Dionysosçu yaşam biçimine (serkeşliğe, vahşi doğaya dönüşe, kural yıkıcılığa ve egonun sınırlarını kaybetmesine) konulmuş bir yasaktır.
Şarabı yasakladığında, Dionysos’un tapınağını yıkar, insanı toplumsal sınırların içinde tutar ve onu yasanın (Apollon’un) sadık bir üyesi yaparsın…
