Yazar Ali Can
İnsan, kendine ait hissettiği yerde mutlu olur. O yerin havası, suyu, manzarası, ilhamı içini huzurla doldurur. Sokaklarında sükutla yürümek, etrafı seyre dalmak hatta manzara karşısında tefekküre dalmak ister insan. Benim açımdan Birgi böyle bir yer…
Zamanın durduğu, içinden elektriğin ve arabanın çıkarıldığında beldenin 18. yy esintilerini iliklerimize kadar hissettiğimiz bu kadim beldeye her gidişimde bir başka keyiflenirim. Birgi tabelasını dönünce cumbalı, kiremit çatılı Türk evleri hemen beni karşılar. Onların bana gösterdiği saygının aynısını ben de onlara gösteririm. Biraz mahzun Güdük Minare tepeden bana bakar gibi hissederim. Yürürüm, yeşilin arasından, derenin şırıltısı eşliğinde… Birgi Deresi de bin yıllardır akıyordur, belki tek şahitliği ben değilimdir ama kendi adıma kıymetli bir şahitliktir. Kimler bu dereyi seyre daldıysa hemen gözümün önünde beliriverir. Antik dönem kadınları dere kenarında su doldururken Aydınoğlu Mehmet Bey’in ahalisi de dere üzerine bir köprü kondurur gibidir. Şimdiler de ise karşıdan karşıya geçen üç gencin neşveli yürüyüşü gözümün önündedir. Yürürüm Demirli mağazaya dokumanın en zarif halini görmek için, renk renk ipek şallar tezgahı süslemiştir. Elli metre ileride dokuma atölyesinde makine tıkırtıları karşılar beni. Tezgahtaki ipek şal ilk buradan yola çıkar. Ustaya selam veririm. Samimiyetle davet eder. Anlatır “Şu makineler yüz yıllıktır.” diye belirtir. O gün bu gündür tıkırtı hiç kesilmemiş. Burada bu işleri düzenli yapan pek kalmadı der. İpek Diyarbakır’dan gelmekteymiş. Olsun, desende ve kokuda Birgi havası var.
Veda ederim biraz hüzünle, makine tıkırtıları arasında şunu da düşünürüm “El işi ürünler artık pek nostaljik kalıyor.” Sokağın bir ucunda kalabalık iyiden iyiye artmaya başlamıştı. Birgi Çakırağa Konağı önü iyiden iyiye insan kalabalığı ile sarılmıştı. Müze kartı uygulamasını açan konağa adım atıyordu. Türkiye’de en iyi yüz mimari eserden biri kabul edilen konak eşsiz bir mimari ile gelenleri karşılıyordu. O dönemin zengin deri tüccarı Çakıroğlu Mehmet Bey hiçbir şeyden kaçınmamış. Taş temel üzerine ahşap çatkı arası kerpiç dolgu tekniği ile yükseltmiş bu konağı. Hele o duvar bezemeleri dillere destan… İstanbullu gelin için İstanbul manzarası İzmirli gelin için İzmir manzarası duvarları süslemiş. Her kapı girişinde inancın gereği İslami bezemeler var. Kendisi için yaptırdığı konağın yanında evin çalışanları için çok hoş iki yapı daha inşa ettirmiş. Uzun uzadıya gezip konağın havasını soldum. Böyle bir konağın Yunan mezaliminden kurtularak bugüne geldiği için çok şanslıyız.
Yola revan oluyorum. Hediyelik, eşya satan küçücük dükkanlar, ahşap penceresi açılmış evler, satılık ilanları… Kim niye buradaki evini satıp da şehrin gürültüsüne karışır diye düşünürken herkesin aynı düşünemeyeceği aklıma geliyor. Hayatın kargaşasından zevk alacak milyonlarca insan var. Yoksa niye büyükşehirler ve metropoller olsun ki… Aydınoğlu Mehmet Bey Camii çinili minaresiyle tepeden heybetiyle gelen geçeni izliyor. Köprüyü geçerken yeni açılan dükkanlara bakınca Birgi’nin iyiden iyiye insanlara ekonomik canlılık vaat ettiğini hissediyorum. Tatlı yokuşu tırmanırken hemen sol tarafta eski bir kahvehaneye oturuyorum. Şimdilerde kafeye dönmüş o ayrı mesele. Karadutlu kar helvası önüme gelince tatlı bir yorgunluğun üstüme çöktüğünü hissettim…
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere derken ulu ağaçların gölgesinde gölgelenen zamane insanı portreleri ile geçmişin insanı arasında gidip geliyorum.
