ESRA KAPILI
Bugün cumartesi. Masamın sağ tarafında İstanbul’un kadim Boğaz manzarası, sol tarafımda ise neşesi etrafa taşan, upuzun bir doğum günü masasını doldurmuş lise öğrencileri… Fethipaşa Korusunun o kendine has yeşilliğinde, doğanın tam kalbindeyim. Sessizliğin içindeki o görünmez sesleri dinliyorum. Yaprakların hışırtısı, gençlerin umut dolu kahkahaları ve suyun uzaklardan gelen ritmi birbirine karışıyor. Bu keyifli Haziran gününde, zihnimden geçenleri acele etmeden, sindire sindire kâğıda aktarıyorum. Çünkü hayat, tam da böyle durup dinlendiğimiz anlarda bize en yalın öğretilerini fısıldıyor; eğer gerçekten duymak istersek.
Zihnim beni bugün, etrafımızda sıkça gördüğümüz ama çoğunlukla derinlemesine düşünmediğimiz bir insan gerçeğine götürüyor: İşini severek yapmak ya da yapıyormuş gibi görünmek. Hayatın içinde öyle insanlar görüyorum ki, önlerinde duran sorumluluk adeta gözlerinin içine bakıyor. “Beni buradan kaldır, beni toparla!” diye feryat ediyor. Ancak kişi, o sorumluluğu gördüğü hâlde yüzünü başka yöne çeviriyor, görmezden geliyor. Bir diğer tarafta ise işi öyle bir sahiplenmiş ruhlar var ki, canla başla her şeye yetişmeye çalışıyorlar. Kendilerine ağır gelse bile ellerini uzatıyor, destek oluyorlar; çünkü içlerindeki o görünmez vicdan, bir şeylerin eksik kalmasına dayanmıyor.
Tam bu sorgulamaların ortasındayken, korunun bir köşesinde ahşap bir masanın tamirini yapmaya çalışan bir adamı izlemeye daldım. Çekiçle çiviye vuruşundaki kararlılık, masanın pürüzlerini incelerken gözlerinde beliren o dikkat beni çekti. Yanına gidip sıcak bir bardak kahve uzattım. Yüzünde samimi bir tebessüm belirdi, kahveyi kabul etti ve soluklandı. Birkaç yudumdan sonra, elindeki çekici hafifçe indirip bana döndü. Sesi, hayatı erken çözmüş insanların o tok ve net tonundaydı: “Yok, geçiştirme yapılan işleri sevmiyorum. Yapacaksam tam yaparım, yapmayacaksam hiç yapmam daha iyi.” dedi.
Sadece gülümsedim. Bu sözlerin doğruluğu karşısında sessiz bir onaydı benimkisi. Ben gülümseyince usta, elindeki bardağa bakıp ekledi: “Ben normalde hiç kahve içmem biliyor muşunuz? Siz getirince içtim işte.” Tekrar gülümsedim, “Afiyet olsun,” dedim. O işine, tahta masaya çivi çakmaya geri döndü; bense onun kurduğu o yalın cümlenin girdabına kapıldım. “Yapacaksam tam yaparım, yapmayacaksam hiç yapmam daha iyi.” Her günümüz, her anımız farklı öğretilerle dolu, yeter ki bakmayı, duymayı, görmeyi ve anlamayıbilelim.
Ustanın yanından ayrılıp masama dönerken düşündüm: Biz hayatı nerede geçiştirmeye başladık? Üstelik sadece yaptığımız işleri değil; ilişkilerimizi, dostluklarımızı, kendimize verdiğimiz sözleri ve en önemlisi, bir zamanlar olduğumuz o çocuğu ne zaman yarım bırakmaya karar verdik? Bir masanın ayağını tamir ederken gösterilen o ödünsüz özen, neden kendi hayat hikayemizi inşa ederken birden ortadan kayboluyor?
Geçiştirerek yaşamak, modern insanın en büyük yanılgısı haline geldi. Günleri birbirine ekliyoruz, sorumlulukların üstünü alelacele örtüyoruz, derinleşmekten korkuyoruz. Sanki hayat, bir an önce bitirilmesi gereken sıkıcı bir görevmiş gibi davranıyoruz. Oysa geçiştirdiğimiz her şey, günün birinde önümüze daha büyük bir eksiklik olarak çıkıyor. Tıpkı ustanın dediği gibi, bir şeyi tam yapmayacaksan, hiç yapmamak en dürüstçesidir. Çünkü yarım kalmışlık, insanın ruhuna yüklediği en ağır bagajdır.
Peki, insanın bu hayatta “tam yapması” gereken, üzerinde en çok titremesi gereken en büyük işi nedir? Kendi hayatını, kendi özgün hikayesini hakkıyla yaşamak. Ve bu hikayenintemeli, o ustanın masaya vurduğu ilk çivi gibi, çocukluğumuzda atıldı. Bütün sır, çocukluk hayallerimizin masumiyetinde gizli.
Çocukken kurduğumuz hayalleri hatırlayalım. Ne kadar temiz, ne kadar çıkarsız ve hesapsızdılar. O yıllarda bir şeyi yarım bırakmak, bir hayali geçiştirmek nedir bilmezdik. Bir oyunun sonuna kadar gider, bir resmin içini en parlak boyalarla tamamen doldururduk. Çıkarlarımız yoktu, dünyayı kurtaracağımıza ya da sadece mutlu olacağımıza dair sarsılmaz bir inancımız vardı. O çocukluk hayalleri, bizim hayata karşı yazdığımız ilk dürüst sözleşmeydi.
Bugün Fethipaşa Korusunun serinliğinde kendime ve size sormak istiyorum: O çocukluk hayallerimizin kaçını gerçekleştirme cesareti gösterdik? Kaçını ise “büyümenin” getirdiği o sahte ciddiyetle yol kenarında bıraktık, unuttuk veya bilerek vazgeçtik? Bu sorunun üzerine epeyce düşünmemiz gerekiyor. Çünkü insan, çocukluk hayallerine yaklaştığı, o ilk sözleşmeye sadık kaldığı ölçüde gerçekten mutlu olabiliyor.
Büyümek, hayallerimizden vazgeçmek anlamına gelmek zorunda değil. Aksine büyümek, çocukken kurduğumuz o temiz dünyayı, yetişkinliğin gücü ve imkanlarıyla inşa etme sorumluluğudur. Eğer bugün yaptığımız işleri geçiştiriyorsak, hayata canla başla sarılmak yerine sadece seyirci kalıyorsak, bunun sebebi içimizdeki o çocuğun sesini tamamen kısmış olmamızdır. O çocuk, yarım yamalak işleri sevmezdi. O çocuk, gözünün içine bakan hayata sırtını dönmezdi.
Bir insanın, sabah yataktan kalktığında içine neşe veren, onu zorluklara karşı diri tutan bir yaşam felsefesi olmalı. Hayata tutunacak, rüzgâr ne kadar sert eserse essin bizi ayakta tutacak köklü amaçlarımız olmalı. Bu amaçlar bizi sadece güçlü kılmakla kalmaz; gözlerimizdeki o yorgun bakışı silip yerine çocuksu bir merak ve heyecan yerleştirir. Benim hayat amacım, topluma faydalı olmak. İnsanların hayatına ufak da olsa bir değer katabilmek, birinin gözündeki o görünmez ışığı uyandırabilmek benim en kıymetli değerim.
Faydalı olmak, tam da o ustanın yaptığı gibi, önümüzdeki işi en iyi şekilde teslim etmektir. Bir masa tamir etmekle bir insanın ruhuna dokunmak arasında özünde hiçbir fark yoktur. İkisi de özen ister, ikisi de geçiştirilmeyi reddeder. Topluma faydalı olma arzusu, çocukluk hayallerimizin o çıkarsız ve temiz enerjisinden beslenir. Çünkü çocuklar, sadece kendileri için hayal kurmazlar; onların dünyasında herkes mutludur, herkes oyunun bir parçasıdır.
Eğer bugün bir şeyleri değiştirmek, hayatımızı o cumartesi neşesine kavuşturmak istiyorsak, işe yarım bıraktığımız yerlerden başlamalıyız. Kendimize verdiğimiz ama tutmadığımız sözleri hatırlamalıyız. İçimizdeki o çocuğun elinden tutup ona sormalıyız: “Söz verdiğimiz yerde miyiz?”
Hayat, erteleyerek ya da baştan savma yaşanacak kadar uzun değil. Dünya sadece işini tam yapanların, hayallerine sadık kalanların ve çocukluğuna ihanet etmeyenlerin omuzlarında yükselir. Bugün, o ustanın kahvesinden kalan son yudum gibi, hayatı tüm tadıyla ve dürüstlüğüyle içimize çekme günü olsun.
Esra Kapılı
