Hiçbir yaprak bile tesadüfen düşmüyorsa, hayatına giren bir insan gerçekten tesadüfen girmiş olabilir mi?
İnsanlar hayatımıza tesadüfen girmez. Size bir şey öğretmek, size rehber olmak ya da kendinizi tanımanıza vesile olmak için gelirler. Bazen eksiklerinizi fark etmeniz, bazen de o eksikleri tamamlamanız için hayatınıza davet edilirler. Kimisi yaşantınızda bir imtihan olur; insanı dere tepe gezdirir, “sulu dereye götürür, susuz getirir.” Kimisi ise ruhunuza rehber olur, farkındalık kazandırır ve ruhunuza dokunur.
Bazen de biz, başkalarına bir şey öğretmek ya da onlara rehberlik etmek için onların hayatına misafir oluruz.
Karşındaki insanda neyi görüyorsan, mutlaka sende de ondan bir parça vardır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin dediği gibi:
“Baktığın benim, gördüğün sensin.”
Bazıları sevgiyi ifade etmeyi öğretmek için gelir, kimileri sabrını sınar. Bazıları ise şimdiye kadar bir türlü koyamadığın sınırlarını fark ettirmek ve sana sınır çizmeyi öğretmek için gelir. Ne pahasına olursa olsun erdemi ve dürüstlüğü savunmayı öğretmeye gelmiş olabilirler.
Bazı insanlar imtihanınızdır. Zorluklar çıkararak sizi sınava tabi tutarlar. Kimileri ise umudunuz, sevinciniz olur. Kendinize bile itiraf edemediğiniz karanlık ve gölge yönlerinize projektör tutar, sonra hayatınızdan ayrılır giderler. Ama giderken sizi değişime ve dönüşüme zorlar; gelişmenizi ve farkındalığınızın artmasını sağlarlar.
Hayatınıza giren herkes sizin bir aynanızdır. Onun aynasında kendinizi görür, belki de kendinizi ilk kez tanımaya başlarsınız. Ona kızdığınızda aslında kendinize kızmış, birini sevdiğinizde ise şimdiye kadar kendinize yeterince sevgi ve değer vermediğinizi fark etmiş olursunuz. Çevrenizdeki herkesi tanımaya çalışırken, kendinizi tanımayı ihmal ettiğinizi anlarsınız.
Bazı insanların varlığı içinizi ısıtır; ruhunuza sükûnet verir, olaylara bakış açınızı değiştirir. Rehber olur. Artık bu bağ, arkadaşlık ya da dostluk anlamının ötesine geçer. Bir bakışlarıyla içinizdeki savaşları bitirir, bir sözleriyle yıllardır aradığınız ruh huzurunun anahtarını elinize verirler.
Beğendiğiniz ya da eleştirdiğiniz davranışlar, aslında kendi iç dünyanızın, düşüncelerinizin ve duygularınızın bir yansımasıdır. Başkalarında gördüğünüz güzellikler, onaylar ya da eleştiriler; kınamalar, yargılar ve yorumlarınız kendi kalbinizin rengidir.
Sevgiyle bakan, karşısındakinin mutlaka güzel bir yönünü görür. Kusur gören ise çoğu zaman kendi içindeki karanlıkla yüzleşir.
Kendisiyle yüzleşebilmek işte burada başlar. Kiminin görevi farkındalık oluşturmak, kiminin görevi tamir etmektir. İnsan, onu bunu suçlamaktan vazgeçip değişim ve dönüşüme davet edilir.
Birine kızmadan, küsmeden önce şunu düşünmek gerekmez mi:
“Bu insan hayatıma neden girdi?”
Bazı insanlar bir süreliğine hayatınıza girer, görevini yapar ve gider. Bazen kızdırır, bazen küstürür, bazen de ağlatır. Üzüleceksin, üzeceksin; sonunda hayat kendi ritmini bulur ve devam eder.
Yahya Kemal’in dediği gibi:
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”
“Bu kişi neden gitti?” diye sorarsın. Oysa asıl soru şu olmalı değil mi:
“Bu kişiden bende ne kaldı?”
Çünkü sende bıraktığı iz, bazen kaderin oluverir.
Budanması gereken bir ağaç gibi, sana ait olmayan korkuları, endişeleri ve kibri söküp almış olabilir. Bir zaafını ortaya çıkarmış, bir yanılgını yüzüne vurmuş olabilir. Ya da kendini değersiz hissettiğin bir anda, sana ne kadar değerli olduğunu hatırlatmış olabilir.
O insanın kim olduğu değil, sende neleri uyandırdığı önemlidir.
“Bu insan bana ne yaptı?” yerine;
“Bu insan bende hangi duyguyu büyüttü, hangi duyguyu açığa çıkardı, beni hangi yanılgımla yüzleştirdi?” diye sormak daha doğru değil midir?
Kimi insan hayatına güvenmeyi öğren diye girer.
Kimi insan sınır çizmeyi bil diye girer.
Kimi insan da Allah’tan başkasına bu kadar dayanma diye girer.
Bir insan hayatından tamamen çıkmaz. Onu görmüyorsundur, takip etmiyorsundur; ama bir cümlesi, bir bakışı, bir vedası, bir vefasızlığı, bir iyiliği, bir yürüyüşü ya da bir gülüşü zihninde dolaşır durur. Yıllar sonra bir olay ya da bir tebessüm seni zihnindeki o yere yeniden götürür.
Hayatımıza giren her insan ya bir lütuftur ya da bir imtihan.
Allah bizleri, lütfüne şükredeceğimiz insanlarla karşılaştırsın.
Pakistanlı Dr. İşân Hüseyni’nin başından geçen şu olay buna güzel bir örnektir:
“Bir zamanlar ekibimle birlikte çocuk hastalıkları üzerine yaptığımız çalışmalardan dolayı ödül almak için uluslararası bir konferansa davet edilmiştim. Uçağa binmiştim. Ancak havadayken uçağa yıldırım çarpması sonucu arıza oluştu ve en yakın havaalanına inmek zorunda kaldık.
Bir sonraki uçak 16 saat sonra kalkacaktı. Sinirlenmiştim.
‘O toplantıya mutlaka yetişmem lazım. 16 saat bekleyemem!’ diyerek tepki gösteriyordum.
Görevliler, gideceğim şehrin araçla birkaç saat uzaklıkta olduğunu ve istersem araba kiralayabileceğimi söylediler. Hemen araç kiraladım ve yola çıktım.
Bu kez de şiddetli yağmur başladı. Göz gözü görmüyordu. Sel nedeniyle yol kapanmıştı.
Nihayet yol kenarında eski bir ev gördük.
‘O eve gidip telefon eder, namaz kılar, bir şeyler yeriz; sonra yola devam ederiz’ diye düşündük.
Kapıyı çaldık. Yaşlı bir kadın açtı. Durumu anlattık.
‘Telefonu kullanabilir miyim? Arama yapmam gerekiyor’ dediğimde kadın tebessüm ederek şöyle dedi:
‘Görmüyor musun evladım? Burada ne telefon var ne de elektrik. Buyur, biraz yemek ye, çay iç, dinlen. Namazını kıl, sonra düşünürsün.’
Çayımı içerken yaşlı kadının namaz kılıp uzun uzun dua ettiğini fark ettim. Bir yandan da beşiği sallıyordu. Beşikte küçük bir çocuk hareketsiz yatıyordu.
Tam ayrılacakken merakımı yenemedim ve sordum:
‘Bu çocuk kimin? Nesi var?’
Kadın cevap verdi:
‘Hem annesinden hem babasından öksüz kalan torunumdur. Ağır bir hastalığı var. Bölgedeki bütün doktorlara gittik ama çare bulamadık. Bize dediler ki; bu hastalığın çaresini bulabilecek tek bir doktor var. Ama o doktor çok uzakta ve ona ulaşmak imkânsız. Günlerdir Allah’a dua ediyorum ki, çocuğumun işini kolaylaştırsın.’
Ben tekrar sordum:
‘Peki o doktorun adı ne?’
Kadın dedi ki:
‘Doktorun adı İşân Hüseyni imiş.’
O an adeta donup kaldım. Gözyaşlarımı tutamadım.
Bir süre sonra kendimi toparlayıp şöyle dedim:
‘Kalk anacığım, kalk… Allah senin dualarını kabul etti. Senin duaların öyle yıldırımlar çaktırdı ki benim uçağımı yere indirdi. Öyle seller akıttı ki yolumu değiştirdi. Ve sonunda beni sana getirdi. Dr. İşân Hüseyni benim.’”
Bundan sonra seni eğiten, seni uyandıran ve seni koruyan bir iradenin ince dokunuşunu hissedebilecek misin?
Ve en önemlisi…
“Neden böyle insanlar benim hayatıma giriyor?” demeyi bırakıp,
“Ben kimin hayatına neyin vesilesi olarak gönderildim?” sorusunu sormaya cesaretin var mı?

Recep Hocamız muhteşem izler bırakmış. Tebrikler.
Emeğinize sağlık hocam.