Bir toplumda kötülük çoğaldığı için mi iyilik azalır, yoksa iyilik sustuğu için mi kötülük çoğalır? Belki de çağımızın en önemli sorularından biri budur.
Kötülük; bazen bir haksızlık karşısında susmakla, bazen başkasının yaşadığı acıyı kendi hayatımızın dışında görmekle, bazen de kendi alanımızı korumak, bize dokunulmasın diye görmezden gelmekle büyür, çoğalır ve güçlenir. Üstelik büyüyüp güçlendikçe, onunla mücadele etmek de giderek daha çok zorlaşır.
Kötülüğün en güçlü olduğu yer, iyiliğin hiç olmadığı yer değildir; kötülük karşısında iyiliğin sessiz kaldığı yerdir. Çünkü o noktada gerçeği görme cesaretini yitirmiş vicdanlar susmuş, adalet terazisinin dengesi bozulmuş, güvenin temelleri sarsılmıştır. Böyle bir ortamda kötülük yalnızca var olmakla kalmaz; karşısında yeterince güçlü bir ses bulamadığı için en yüksek tonuyla duyulur hâle gelir.
Bugün dünyada yaşanan pek çok olaya bakarken aynı gerçekle karşılaşıyoruz. Bazı insanlar haksızlığa uğruyor; kendilerine dokunmadığı için başkaları bunu yalnızca seyrediyor. Herkesin gördüğü, bildiği ve kabul ettiği bir hak gasp edilirken ya da haksız ve hukuksuz bir savaşta masum çocuklar ve siviller öldürülürken, insanlar açlığa, soğuğa ve hastalığa terk edilirken; kendi konforları bozulmadığı sürece kulaklarını tıkayıp görmezden gelebiliyor, susabiliyorlar.
Bazen de çok daha yakınımızda yaşanıyor bütün bunlar. Bir insanın itibarı, onuru kırılıyor. Kısa süre içinde taraflar bu durumu normalleştirmeye başlıyor. Yaşananlar zamanla unutuluyor ve hiçbir ders çıkarılmadan hayatın gerisinde bırakılıyor.
Birileri, kendince icat ettiği kılıflar ve yöntemlerle haksız kazanç elde ediyor, topluma zarar veriyor. Bunu fark edenler bile çoğu zaman görmezden geliyor. Küçük küçük başlayan bu suistimaller, karşılarında bir itiraz bulamadıkça hızla çoğalıyor ve büyüyor.
Çünkü artık çoğu zaman haklı olmaktan önce kendimizi ve elimizdekileri korumayı düşünüyoruz.
“Ben karışmayayım, işime, kazancıma zarar gelmesin.”
“Bana, aileme, çocuklarımın geleceğine bir zararı dokunmasın.”
“Benim başıma gelmedi ya…”
Belki de toplumsal çürümenin ilk cümlesi tam olarak budur:“Beni ilgilendirmez.” Bir toplum yalnızca ekonomik olarak çökmez. Asıl çöküş, toplum kendi değerlerini kaybetmeye başladığında ortaya çıkar. Haksızlık normalleştirildiğinde…Yalana alışıldığında… Liyakat yerine sadakat seçildiğinde…Başkasının acısı kendimizden uzak görüldüğünde… Ve en önemlisi, bütün bunlar görüldüğü hâlde susmayı öğrendiğimizde…
Oysa bugün başkasına yapılan bir haksızlık, yarın bizim kapımızı çalabilecek bir haksızlığın habercisidir. Adalet, yalnızca kendimize dokunduğunda savunulacak bir değer değildir. Vicdan da yalnızca bizim canımız yandığında hatırlayacağımız bir duygu değildir. Bizim başımıza gelince yalnız kalıp sesimizi duyuramayacağımız günler, bir gün bize de uğrayacaktır.
Bir toplum, birbirinin hakkını ortak bir değer olarak görüp, başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemsemeye başladığında güçlenir. Toplumun refahını sağlamak, korumak ve geleceğe taşımak için adaleti, toplumsal vicdanı ve ortak ahlaki değerleri korumak; kimliğine ve ortak kültürüne sahip çıkmak gerekir. Bu nedenle insanların birbirine karşı duyarsızlaşmasına, haksızlığa ve kötülüğe alışmasına sessiz kalınmamalıdır. Çünkü haksızlık karşısında susan her insan, farkında olmadan haksızlığın biraz daha büyümesine ve ortak değerlerin zamanla yitip gitmesine izin vermiş olur.
Kötülüğü yapan kadar, onu görüp hiçbir şey yapmayanların sessizliği de zamanla daha büyük kötülüklere alan açar. Çünkü kötülük cesaretini yalnızca kötülükten değil, karşısında duran kimsenin olmamasından da alır.
İyilik ise çoğu zaman sessizdir. Ama onun bu sessizliğine rağmen yaptıklarının etkisi çok güçlüdür. Bazen muhtaç bir çocuğun başını okşayan bir eldir. Bazen kimsenin görmediği bir iyilik, bazen de hakkı yenilen bir mağdurun yanında durmaktır. Aç ve mahcup birine onu incitmeden, hissettirmeden el uzatmak, düşeni yerden kaldırmak, bir yarayı sarmak, bir başkasının acısını küçümsememektir. Ve bazen iyilik, yalnızca güçsüzün hakkını savunabilmektir. Onun sesi olabilmek, itiraz edebilmek ve gerektiğinde açıkça: “Bu yapılan doğru değil.” diyebilmektir.
Belki de bugün toplumsal değerlerimizi yeniden güçlendirmek için en çok ihtiyacımız olan şey, iyiliği yeniden görünür kılmak ve iyiliğe, iyi insanlara olan güveni yeniden inşa etmektir. İyiliği ayağa kaldırmak ve çoğaltmak için herkesin, küçük de olsa bir adım atma cesaretini göstermesi gerekir. Çünkü kötülüğün karşısında ahlaki bir duruş sergilemek yalnızca bireysel bir tercih değil, ortak hayatımıza karşı taşıdığımız bir sorumluluktur.
Bir toplumun geleceğini yalnızca yasalar, kurumlar veya ekonomik güç belirlemez. O toplumun geleceğini, insanların birbirine karşı taşıdığı toplumsal vicdan ve “biz” olabilme bilinci de belirler. Eğer herkes sadece kendisini düşünürse, ortak hayatın değerleri ve anlamı giderek kaybolur. Eğer herkes kendi çıkarını adaletin önüne koyarsa, adalet zayıflar. Eğer herkes susarsa, en yüksek ses kötülüğün sesi olur.
İşte bu yüzden bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz gerçekten kötülüğün çoğaldığı bir toplumda mı yaşıyoruz, yoksa iyiliğin artık yeterince ses çıkarmadığı bir toplumda mı?
Belki ikisi de… Ama hâlâ değiştirebileceğimiz şeyler var. Çünkü iyilik tamamen yok olmadı. Hâlâ birbirinin elinden tutan insanlar var. Hâlâ haksızlık karşısında susmayanlar var. Hâlâ başkasının acısını kendi acısı gibi hisseden vicdanlar var. Ve belki de bütün mesele, o sessiz iyiliklerin sesini yükseltmek ve “biz” ruhunu görünür kılmak için gereken ortak cesareti gösterebilmektir.
Çünkü tarihten de biliyoruz ki, bazen bir toplumun kaderini değiştiren şey, büyük kalabalıklar değildir. Bazen yalnızca haksızlık karşısında ayağa kalkmaya karar veren birkaç vicdanlı ve cesur insanın sesi yeterlidir. Yeter ki toplumca o sese sahip çıkılsın... Yeter ki o sesin yükselmesine destek olunsun...
Unutmamalıyız ki kötülük, iyilikten daha güçlü olduğu için değil; iyilik sustuğu için büyür. Bir başkasının hakkı çiğnenirken sustuğumuzda; yalnızca bir haksızlık karşısında susmuş olmayız. Neye karşı sustuğumuzu, kimin yanında ve neyin karşısında durduğumuzu, nasıl bir toplumun parçası olduğumuzu da belirlemiş oluruz.
Çünkü toplum dediğimiz şey, uzaktan baktığımızda gördüğümüz büyük bir kalabalık değildir. Toplum, tam da bizim verdiğimiz küçük kararlardan oluşan, yaşayan canlı bir olgudur.
Dünyadaki kötülüklerin varlığı, iyilikleri gereksiz kılmaz. Tam tersine, onları daha kıymetli hâle getirir. Ve belki de bugün bize düşen, kötülüğün sesinden korkup susmak değil; iyiliğin sesini yeniden duyulur hâle getirmektir.
