Bağdat…
O dönemin ilim, kültür ve düşünce merkezlerinden biri.
Şehrin ilim meclislerinde günlerdir aynı isim konuşuluyordu:
— Farabi…
— Kim bu Farabi?
—Türk-İslam filozof ve bilim insanı
— Nereden çıktı bu adam?
— Kaç dil biliyormuş, biliyor musunuz?
— Felsefeye hâkimmiş.
— Mantık biliyormuş.
— Matematik, astronomi, kozmoloji…
— Dinî ilimlerde de kendisini yetiştirmiş.
Farabi henüz Bağdat’a gelmeden, şöhreti Bağdat’a gelmişti.
İnsanların merakı giderek büyüyordu.
Bir gün ulema ve saray çevresinden bazıları bir araya geldi.
— Bu kadar övülen Farabi’yi bir de biz görelim, dediler.
— Evet, şu adamın boyunun ölçüsünü alalım bakalım.
— Sultan’ın huzurunda bir ilim meclisi düzenleyelim. Sorularımızı soralım. Bakalım gerçekten söylendiği kadar bilgili mi?
Sultan da bu fikri kabul etti.Büyük bir salon hazırlandı.
Salonun başköşesinde Sultan oturuyordu.
Etrafında fakihler, kelamcılar, dilciler, tarihçiler, mantıkçılar,matematikçiler ve dönemin önemli ilimve bilim adamları vardı.
Herkesin içinde aynı merak:
“Kim bu Farabi?” Derken kapı açıldı.
İçeriye sade giyimli, gösterişten uzak, zayıf bir adam girdi.
Farabi.
Salon bir anda sessizleşti. Herkes ona bakıyordu.
Farabi ise hiç kimseye meydan okurcasına bakmıyor, sakin adımlarla ilerliyordu.
Meclisin görevlilerinden biri ona seslendi:
— Hoş geldin Farabi. Bu mecliste ilmen kendine layık gördüğün yer neresi ise git, oraya otur.
Farabi bir an durdu.
Salona baktı. Sonra yürümeye başladı.
Bir uçtan diğer uca kadar ilerledi.
Herkes onun boş bir yere oturacağını düşünürken Farabi, Sultan’ın bulunduğu yere geldi.
Ve…
Sultan’ı biraz iterek yanına oturdu. Sultan şaşkınlıkla ona baktı.
Salon bir anda karıştı.
— Bu ne cüret!
— Kim bu adam?
— Kendini Sultan’dan bile üstün mü görüyor?
Muhafızlar ellerini kılıçlarına götürdüler.
Gözler Sultan’a çevrildi.
Sultan elini kaldırdı.
— Durun!
Muhafızlar bekledi.
Sultan Farabi’ye dikkatlice baktı.
Sonra yanındakilere döndü.
— Bırakın. Bakalım kimmiş bu adam.
Bir süre sonra Sultan, yalnızca belirli çevrelerin bildiği yerel bir Arap lehçesiyle yanındakilere şöyle dedi:
— Eğer bu adam bugün burada ilmini ispat edemezse kellesini istiyorum.
Farabi hiç beklenmedik bir şekilde aynı lehçeyle cevap verdi:
— Merak etme Sultanım. Göreceksin.
Sultan bir anda sustu.
Yanındakiler birbirlerine baktılar.
— Bu dili nereden biliyor?
— Bu lehçeyi nasıl biliyor?
Farabi ise sakince oturuyordu.
Artık herkesin dikkati onun üzerindeydi.
İlim meclisindekiler ilk sorularını dini ilimlerden sordular. Hadis…Tefsir…Fıkıh…Kelam…Usul üzeresormaya başladılar. Sorular peş peşe geldi.
Farabi her soruyu sakinlikle dinliyor, düşünerek cevaplıyor, gerektiğinde farklı görüşleri karşılaştırıyor ve kendi düşüncesini temellendiriyordu.
Bir süre sonra salonda fısıldamalar başladı.
— Bu adam gerçekten biliyor.
— Görünen o ki dinî ilimlere de hâkim.
— Daha bitmedi, dediler.
İkinci fasla geçildi.
Bu kez sorular felsefe, mantık, matematik, astronomi ve kozmoloji üzerineydi.
Bir âlim sordu:
— Mantık konusunda ne düşünüyorsun?
Farabi cevapladı. Başka biri sordu: — Matematik?Cevapladı.
— Göklerin hareketleri? Cevapladı.
— Varlığın mahiyeti? Cevapladı.
— İnsan nedir? Farabi bir süre sustu.
Sonra:
— İnsan, yalnızca bilen bir varlık değildir. Bildiğini anlamlandırmaya çalışan bir varlıktır, dedi.
Salon yeniden sessizleşti.
Sorular devam etti. Farabi cevaplamaya devam etti.
Artık onu sınamak isteyenlerin yüzlerindeki rahatlık kaybolmuştu.
Bir ara birkaç âlim kenara çekilip kendi aralarında konuşmaya başladı.
— Bu adamı sıkıştıramıyoruz: Dinî ilimlerde de cevap veriyor. Felsefede de… Mantıkta da… Matematikte de… Astronomide de…
Birisi: O zaman başka bir yol bulmalıyız, dedi.
— Nasıl?
— Akli ve nakli ilimlerin dışında bir alan bulalım.
— Ne soracağız?
Bir süre düşündüler.Sonunda biri gülümsedi:
— Müzik!
— Evet, müzik!
Tekrar salona döndüler.
İçlerinden biri Farabi’ye dönerek:
— Farabi, görüyoruz ki birçok ilim alanında kendini yetiştirmişsin.
Farabi sustu.
Adam devam etti:
— Fakat şimdi sana başka bir soru soracağız.
— Buyurun.
— Müzik hakkında ne biliyorsun?
Farabi hafifçe tebessüm etti.
Sanki uzun zamandır beklediği soru nihayet sorulmuştu.
— Müzik mi?
— Evet, müzik.
Farabi anlatmaya başladı:
— Sesin oluşumundan başlayalım… Ve anlatmaya devam etti.
Makamlar… Sesler…Titreşimler…Harmoni…
Makamların insan ruhu üzerindeki etkileri…
Müziğin insanın duygu dünyasında meydana getirdiği değişimler…
Bir makamın neşeyi, başka bir makamın hüznü, başka bir makamın dinginliği nasıl taşıdığını örneklerle anlattı.
Salon yavaş yavaş sessizleşti.
Bazıları şaşkınlıkla not almaya başladı.Çünkü bilmiyorlardı ki:
Farabi müzik üzerine yalnızca konuşmamış, beş ciltlik “Kitâbü’l–Mûsîkâ el-Kebîr”( Büyük Müzik Kitabı) adlı eserinde yazarı, Kanun, Rübab, Ud gibi benzeri çalgıları geliştirerek ses perdelerini, kurallarını ve düzenini bilimsel temellere oturtmuştur.
Bir âlim hâlâ pes etmiyordu.
— Tamam, dedi. Teoriyi biliyorsun. Peki ya pratik?
Farabi yine tebessüm etti.
— Ne demek istiyorsun?
— Bir müzik aleti çalabiliyor musun?
Farabi ayağa kalktı.
Abasının altından bir nefesli çalgı çıkardı.
Rivayete göre ney…bir rivayete göre kaval…
Salondaki herkes merakla ona bakıyordu.
Farabi çalgıyı dudaklarına götürdü.
Ve üflemeye başladı.
İlk makam neşeliydi.
Salondakiler önce şaşırdı.
Sonra gülümsemeye başladılar.
Birileri ritim tutuyordu.
Bazıları ellerini birbirine vuruyordu.
Salonun havası değişmişti.
Farabi bir süre sonra makamı değiştirdi.
Bu kez başka bir ses yükseldi.
Daha derin… Daha hüzünlü…
İnsanların yüzlerindeki tebessüm kayboldu.
Birinin gözlerinden yaş süzüldü.
Sonra bir başkasının…
Derken salonda birçok insan ağlamaya başladı.
Farabi ise üflemeye devam etti.
Sonra üçüncü bir makama geçti.
Bu kez daha önce kimsenin duymadığı bir ezgi duyuldu.
Sesler yavaşladı.
Göz kapakları ağırlaştı.
Birer birer insanlar uykuya daldı.
Önce biri…
Sonra diğeri…
Sonra neredeyse bütün salon…
Sultan bile…
Farabi çalgısını susturdu.
Etrafına baktı.
Herkes uyuyordu.
Sessizce abasını aldı.
Eşyalarını topladı.
Salonun bir ucundan diğer ucuna yürüdü.
Kimse onu durdurmadı.
Kimse farkına bile varmadı.
Farabi kapıdan çıktı.
Bağdat’tan ayrıldı.
Ve rivayete göre bir daha Bağdat’a geri dönmedi.
PEKİ, BU HİKÂYE BİZE NE ANLATIYOR?
Belki de hikâyenin asıl meselesi Farabi’nin kaç dil bildiği, kaç ilim alanına hâkim olduğu ya da hangi makamları çaldığı değildir.
Asıl mesele şudur:
İnsan ne kadar bilir ve bildikleri arasında nasıl bir bağ kurar?
Farabi’yi büyük yapan yalnızca çok şey bilmesi değildi.
Onu büyük yapan, farklı bilgileri tek bir bütün içinde düşünebilmesiydi.
Felsefeyi müzikten… Matematiği gökyüzünden…Gökyüzünü insandan…
İnsanı ahlaktan…Ahlakı toplumdan…Toplumu ise erdemden bağımsız düşünmüyordu.
Bu yüzden Farabi, yalnızca bir filozof değil; bütünlük içinde düşünen bir düşünürdü.
Ona göre insanı anlamadan toplumu anlayamazsın.
Toplumu anlamadan şehri anlayamazsın.
Şehri anlamadan medeniyeti anlayamazsın.
Farabi şöylederdi: ”Gökleri bilmeden yerdekileri yönetemezsiniz”
”Başınızı semaya çevirmeden yeryüzüne nizam veremezsin”
Ve gökyüzüne bakmadan, yalnızca yere bakarak yeryüzüne düzen vermeye çalışırsan, eksik kalırsın.
Farabi’nin düşüncesinin merkezinde de bu bütünlük vardır.
Bu nedenle ona Aristoteles’ten sonra “Muallim-i Sânî”, yani “İkinci Öğretmen” denmiştir.
Fakat hikâyenin sonunda insanın aklına başka bir soru gelir:
Farabi neden gitti?
Belki de bazen insan, bildiklerini anlatmak için değil, karşısındaki insanın öğrenmeye hazır olup olmadığını görmek için konuşur.
Bazen karşındaki insanın problemi bilgisizlik değildir.
Bilmediğini bilmemesidir.
Daha da kötüsü…
Bilmediği hâlde bildiğini sanmasıdır.
Belki Farabi’nin çaldığı son makamın anlamı da burada gizlidir.
Önce insanları güldürdü. Sonra ağlattı. Sonra uyuttu.
Ve ardından sessizce gitti.
Çünkü bazen insanın uyanması için daha fazla bilgiye değil, uyuduğunu fark etmeye ihtiyacı vardır.
Bu yüzden hikâyenin sonunda kendimize şu soruyu sormak gerekir:
Farabi gerçekten onları mı uyuttu, yoksa zaten uyuyanları mı görünür hâle getirdi?
Belki de asıl mesele budur.
Ve insanlık tarihi boyunca değişmeyen soru da:
Bilgiye sahip olmak başka şeydir, bilgiden hikmet üretmek başka…
Bir insan çok şey bilebilir.
Ama bildikleri arasında bağ kuramıyorsa, bilgisi onu bilge yapmaz.
Çünkü bilgi zihni doldurur; bilgelik insanıdönüştürür.
Farabi’nin bize bıraktığı en güçlü miraslardan biri de budur:
Parçaları bilmek yetmez. Bütünü görebilmek gerekir.
Ve belki bugün bize düşen en önemli soru şudur:
Uyuyor muyuz, yoksa gerçekten uyanık mıyız?
Farabiden:
Allah seni yükselttikçe, sen gönlünü alçalt.
Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun?
Hiçbir şey kendiliğinden yok olmaz, böyle olsaydı var olmazdı.
Ne kadar kibirli dursa da bardağın önünde eğilir çaydanlık. Öyleyse bu büyüklenme niye? Bu kibir, bu gurur niçin?
