Muğla denildiğinde çoğu kişinin aklına ilk olarak Bodrum, Marmaris, Fethiye, Datça ya da Akyaka geliyor. Deniz, plaj ve tatil otelleriyle özdeşleşen bu şehir, her yıl milyonlarca turisti ağırlıyor. Biz ise rotamızı Muğla’nın yaklaşık 45 bin nüfuslu, daha çok termik santraliyle ve mermer ocaklarıyla tanınan Yatağan ilçesine çevirdiğimizi söylediğimizde çevremizden beklediğimizden çok daha fazla tepki aldık.
“Muğla’nın bu kadar turistik ilçesi varken Yatağan’da ne yapacaksınız?” “Orada gezilecek ne var ki?” “Bir gün bile fazla gelir.” Bu cümleleri o kadar çok duyduk ki, itiraf edelim, bir ara bizim de moralimiz bozuldu. Acaba gerçekten yanlış bir rota mı seçmiştik? Fakat yıllardır yaptığımız geziler bize çok önemli bir şey öğretti. Bir şehri yalnızca internette en çok konuşulan yerleriyle değerlendirmek çoğu zaman büyük haksızlık oluyor. Çünkü bazen en güzel keşifler, kimsenin gitmeyi düşünmediği, tabelalarda büyük puntolarla yazmayan küçük ilçelerde saklı oluyor. İşte Yatağan da bizim için tam olarak böyle bir sürpriz oldu.
İki gün boyunca dolaştığımız bu küçük ilçe; binlerce yıllık tarihi, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan antik kentleri, Osmanlı’dan kalan sokakları, köy yaşamı, eşsiz doğası, efsaneleri, samimi insanları ve yöresel lezzetleriyle bize beklediğimizden çok daha fazlasını sundu.
Yatağan’a girer girmez ilk durağımız ilçenin en çok ziyaret edilen noktası olan Stratonikeia Antik Kenti oldu. Daha giriş kapısından içeri adım attığımız ilk anda doğru bir karar verdiğimizi anladık. Türkiye’de bugüne kadar Efes’ten Bergama’ya, Afrodisias’tan Hierapolis’e kadar çok sayıda antik kent gezdik. Her birinin kendine özgü güzelliği vardı. Ancak Stratonikeia’nın daha ilk dakikalarda hissettirdiği duygu çok farklıydı. Çünkü burası yalnızca taş sütunlardan oluşan klasik bir antik kent değil. Burası, yaklaşık 2.500 yıllık geçmişiyle Helenistik Dönemden Roma’ya, Bizans’tan Menteşe Beyliği’ne, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar kesintisiz yaşamın izlerini taşıyan ender yerlerden biri. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almasının en önemli sebeplerinden biri de bu. İçeriye doğru ilerlerken ilk olarak dikkatimizi yol kenarında sıralanan lahitler çekiyor. Ardından taş döşeli tarihi sokaklardan yürüyerek köy meydanına ulaşıyoruz. Tam karşımızda heybetli Osmanlı konakları… Birkaç metre ileride Roma döneminden kalma sütunlar… Hemen yanında antik tiyatro… Bir başka köşede Cumhuriyet döneminde yapılmış köy evleri… Sanki yüzyıllar aynı fotoğraf karesine sığmış gibi. İnsan burada yürürken yalnızca bir antik kent gezmiyor.Adeta zamanın içinde yolculuk yapıyor. En ilginç ayrıntılardan biri ise buranın yakın zamana kadar yaşayan bir köy olması. Yaklaşık 40-50 yıl öncesine kadar insanlar burada günlük hayatlarını sürdürüyor, çocuklar bu taş sokaklarda oynuyor, düğünler yapılıyor, soba dumanları yükseliyormuş.Günümüzde ise kamulaştırmaların ardından köy büyük ölçüde taşınmış olsa da bölgede hâlâ birkaç hanenin yaşamaya devam ettiğini öğreniyoruz. İşte Stratonikeia’yı diğer antik kentlerden ayıran en önemli özelliklerden biri de bu. Burası hiçbir zaman tamamen terk edilmemiş. Her medeniyet kendinden bir iz bırakmış. Bu nedenle gezerken yalnızca antik çağları değil, Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını da aynı sokakta görebiliyorsunuz. Alan oldukça geniş. Rahat rahat gezebilmek için en az iki üç saatinizi ayırmanız gerekiyor. Fotoğraf çekmeyi sevenler için ise adeta açık hava stüdyosu. Günün her saatinde farklı ışık alan taş yapılar, kemerli kapılar, tarihi meydan ve sütunlar birbirinden güzel kareler sunuyor.
Stratonikeia’yı gezerken yorulunca tarihi meydandaki küçük işletmelerden birinde çay molası verdik. İşte gezimizin en unutulmaz anlarından biri de burada yaşandı. Çaylarımızı yudumlarken işletme sahibi bize yıllardır dilden dile anlatılan bir hikâyeyi anlatmaya başladı. Halk arasında anlatılan rivayete göre… Kentte yaşayan güzeller güzeli Stratonikeisimli genç kıza hem dönemin kralı hem de kralın oğlu birbirlerinden habersiz âşık olur. Kral, oğlundan önce davranarak Stratonike ile evlenir. Fakat genç prens bu aşkını içine atar. Günden güne yemeden içmeden kesilir ve ağır şekilde hastalanır. Ülkenin en iyi hekimleri çağrılır. Kimse hastalığının sebebini bulamaz. Bir gün Stratonike onu ziyarete geldiğinde prensin yüzü bir anda renklenir, heyecanlanır ve nabzı hızla yükselir. Bunu gören sarayın hekimi gerçeği anlar.Prensin hastalığı aşk hastalığıdır. Durum krala anlatılır. Kral önce büyük bir üzüntü yaşasa da sonunda oğlunun mutluluğunu kendi mutluluğundan üstün tutar. Stratonike ile oğlunun birbirlerini gerçekten sevdiklerini öğrenince ikisini huzuruna çağırır. Onlara evlenmeleri için izin verir ancak tek bir şart koşar. Bir daha asla karşısına çıkmayacaklardır. Bunun üzerine iki âşık bugün Lagina Antik Kenti’nin bulunduğu bölgeye giderek uzun yıllar gözlerden uzak yaşar. Kralın ölümünden sonra ise geri dönerler. Antonios tahta çıkar. Şehri yeniden inşa ettirir ve kente Stratonike’nin adını verir. Bugün halk arasında Stratonikeia’nın “Aşıklar Kenti” olarak anılmasının temelinde işte bu efsane yer alıyor. Elbette tarihçiler, kentin adının Helenistik Dönem’de Seleukos Kralı I. Antiokhos’un eşi Stratonike’den geldiğini belirtiyor. Ancak bölge halkı yüzyıllardır bu aşk hikâyesini anlatmaya devam ediyor. Bence bu tür efsaneler, tarihi daha da etkileyici hâle getiriyor.
Çaylarımızı bitirip bu güzel hikâyeyi de dinledikten sonra rotamızı, efsanede adı geçen Lagina Antik Kenti’ne çeviriyoruz. Stratonikeia’dan ayrıldıktan sonra yaklaşık 12 kilometrelik kısa ve keyifli bir yolculuğun ardından rotamızı Lagina Antik Kenti’ne çeviriyoruz. Eğer bu bölgeye kadar gelmişseniz yalnızca Stratonikeia’yı gezip dönmek büyük bir eksiklik olur. Çünkü bu iki antik kent tarih boyunca birbirini tamamlayan iki önemli merkez olmuş. Antik çağlarda Stratonikeia siyasi ve ticari yaşamın merkeziyken, Lagina ise dini yaşamın kalbi olarak kabul ediliyormuş. İki kent arasında, kutsal törenlerde kullanılan yaklaşık 8,5 kilometrelik taş döşeli “Kutsal Yol” bulunuyormuş. O dönemlerde düzenlenen dini alaylar bu yolu takip ederek Stratonikeia’dan Lagina’yaulaşıyormuş. Bugün yolun bazı bölümleri hâlâ görülebiliyor ve insan, binlerce yıl önce aynı taşların üzerinden geçen insanları hayal etmeden edemiyor. Lagina, özellikle HekateTapınağı ile tanınıyor. Antik Yunan mitolojisinde Hekate; ayın, büyünün, gece yolculuklarının ve kavşakların tanrıçası olarak biliniyor. Dünyada Hekate adına yapılmış en önemli kutsal alanlardan biri de tam burada bulunuyor. Antik kente girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken şey, hâlâ dimdik ayakta duran sütunlar oluyor. Kazı çalışmaları yıllardır devam ediyor ve her geçen yıl yeni yapılar gün yüzüne çıkarılıyor. Stratonikeia kadar büyük olmasa da burada hissedilen atmosfer bambaşka. Kalabalık yok. Gürültü yok. Sadece taşların arasında dolaşırken duyduğunuz kuş sesleri ve hafif esen rüzgâr… Tam da bu sessizlik, Lagina’yı daha etkileyici kılıyor. Burayı gezerken aklımızdan şu düşünce geçti: “Acaba birkaç bin yıl önce burada düzenlenen törenlerde insanlar neler hissediyordu?” Belki de bugün yürüdüğümüz bu taşların üzerinde binlerce insan aynı gökyüzüne bakarak dualar ediyordu. Lagina’yı gezmek için yaklaşık bir saat ayırmanız yeterli oluyor. Ancak Stratonikeia ile birlikte planlarsanız en az yarım gününüzü bu iki tarihi mirasa ayırmanızı tavsiye ederiz. Acele ederek gezilecek yerler değiller.
Lagina’dan ayrılmadan önce uğramamız gereken çok özel bir yer daha vardı. Osman Hamdi Bey Konağı… Türk arkeolojisinin kurucularından biri olarak kabul edilen Osman Hamdi Bey, 1891 yılında Lagina’daki kazıları başlatan isimlerden biri. Kazılar sırasında uzun süre bölgede kalıyor ve çalışmalarını yürütmek için bu konağı kullanıyor. Birçoğumuz onu ilk olarak dünyaca ünlü “Kaplumbağa Terbiyecisi”tablosuyla tanıyoruz. Konağın içinde bu tabloya ait bilgiler de yer alıyor. Her ne kadar tablonun burada yapıldığı kesin olarak belgelenmemiş olsa da Osman Hamdi Bey’in bu evde uzun süre yaşadığı ve çalışmalarını sürdürdüğü biliniyor. Konak restore edilerek ziyaretçilere açılmış. İçeri girdiğinizde yüksek tavanlar, ahşap merdivenler, taş duvarlar ve dönemin mimarisini yansıtan odalar sizi adeta 130 yıl öncesine götürüyor. Sessizce odaları gezerken insan ister istemez şu soruyu düşünüyor: “Acaba Osman Hamdi Bey burada otururken hangi keşiflerin hayalini kuruyordu?” Yatağan’a kadar gelmişken burayı görmeden dönmeyin deriz.
Milas tarafından Yatağan’a doğru gelirken yol boyunca dikkatimizi çeken bir başka güzellik ise tarihi taş köprüler oldu. Bazıları Roma döneminden, bazıları Osmanlı döneminden kalan bu kemer köprüler yıllara meydan okuyarak hâlâ ayakta duruyor. Bir kısmı restore edilmiş. Bir kısmı ise doğal hâliyle korunuyor. Modern asfalt yolların hemen yanında yüzyıllardır duran bu taş yapılar, geçmiş ile bugünü aynı karede buluşturuyor. Arabayla geçerken bile durup birkaç fotoğraf çekmeden devam etmek gerçekten zor.
Saat öğleden sonrayı geçmişti. Henüz nerede konaklayacağımıza karar vermemiştik. Araştırmalarımızda Yatağan merkezde konaklama seçeneklerinin oldukça sınırlı olduğunu öğrenmiştik. İlçede az sayıda otel vardı ve çoğu doluydu. “Nasıl olsa bir çözüm buluruz.” diyerek yolumuza devam ettik. Bu sırada rotamızı Küldağı Mahallesi yakınlarında bulunan ve son yıllarda sosyal medyada oldukça ilgi gören Mavigöl’e çevirdik. İlk bakışta insan gördüğü manzaraya inanmakta zorlanıyor. Karşınızda adeta Maldivler’iandıran turkuaz bir göl uzanıyor. Su öylesine canlı renklere sahip ki, ilk gören herkes yüzmek isteyebilir. Ancak burada önemli bir uyarı yapmak gerekiyor. Mavigöl doğal bir yüzme alanı değil. Bölgedeki termik santral faaliyetleriyle ilişkili endüstriyel atık depolama sahası nedeniyle gölün oluşumu farklı bir yapıya sahip. Yetkililer göle girilmemesi gerektiğini özellikle belirtiyor. Biz de yalnızca belirlenen güvenli noktalardan manzarayı seyrettik ve bol bol fotoğraf çektik.Günün ışığına göre suyun rengi yeşilden turkuaza, turkuazdan açık maviye kadar değişebiliyor. Fotoğraf tutkunları için gerçekten etkileyici bir manzara sunuyor. Burada uzun süre vakit geçirmek yerine kısa bir mola vermek yeterli oluyor.
Yatağan gezimizin en duygusal duraklarından biri ise hiç şüphesiz Belen Kahvesi oldu. Çocukluğumuzdan beri hemen herkesin en az bir kez dinlediği “Ormancı Türküsü”… “Çıktım Belen Kahvesi’ne…” İşte o meşhur Belen Kahvesi tam da burada bulunuyor. Kahvenin hemen yanında küçük ama oldukça anlamlı bir müze yer alıyor. Müzede Ormancı türküsüne ilham veren olay minyatürlerle anlatılıyor. Hikâyeyi daha önce bilenler için görmek ayrı bir duygu, ilk kez öğrenenler için ise oldukça etkileyici bir deneyim. Müzeyi gezdikten sonra biz de tarihi kahvenin masalarından birine oturduk. Türk kahvelerimizi söyledik. Karşımızda uzanan ovaya bakarken bir yandan türkü kulağımızda çalıyor, bir yandan da yıllardır dilden dile aktarılan bu hikâyeyi düşünüyoruz. İnsan bazen bir türkünün sadece birkaç dakikalık bir ezgi olmadığını, arkasında koskoca bir yaşam hikâyesi taşıdığını böyle yerlerde daha iyi anlıyor. Buradan ayrılmadan önce çevredeki küçük dükkânlardan Yatağan hatırası birkaç magnet aldık. Gezdiğimiz her şehirden küçük bir anı götürmeyi seviyoruz. Belki yıllar sonra buzdolabının kapağındaki o küçücük magnet, bugün yaşadığımız tüm güzel anıları yeniden hatırlatacak.
Artık hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Hem oldukça acıkmıştık hem de hâlâ kalacak bir yer bulamamıştık.Çevredeki esnafa danışınca bize çok yakınlarda bulunan Belen Değirmen Restoranı tavsiye ettiler. İyi ki de etmişler. Dere kenarında kurulmuş, yaklaşık on masalık, tamamen ahşap detaylarla süslenmiş küçük ama son derece sıcak bir işletme burası. Gürültü yok. Kalabalık yok. Sadece derenin sesi…Masamıza oturur oturmaz saç kavurma siparişimizi verdik.Yemekler hazırlanırken hemen yan tarafta bulunan tarihi üç kemerli taş köprünün yanına yürüdük. Suyun sesi ile köprünün taş dokusu birleşince ortaya kartpostal gibi bir görüntü çıkıyor.Kısa bir fotoğraf molasının ardından masamıza döndük. Biraz sonra gelen saç kavurma ise gerçekten anlatıldığı kadar lezzetliydi. Doğanın içinde, derenin sesi eşliğinde yediğimiz bu akşam yemeği Yatağan gezimizin en keyifli anlarından biri olarak hafızamıza kazındı.
Akşam yemeğimizi bitirdikten sonra artık tek düşüncemiz geceyi nerede geçireceğimizdi. Yatağan’a gelirken açıkçası konaklama konusunda bu kadar zorlanacağımızı tahmin etmemiştik. İlçe merkezindeki seçenekler oldukça sınırlıydı ve o gün için ulaşabildiğimiz yerlerin büyük bölümü doluydu.Tam hesabı öderken işletme sahibine, “Yakınlarda bildiğiniz bir köy pansiyonu var mı?” diye sorduk. Gülümseyerek bize yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki Bozüyük Mahallesi’nde bulunan “Kaftanlı Konak”tan bahsetti. Hiç vakit kaybetmeden navigasyona adresi yazıp yola çıktık. İyi ki de gitmişiz… Dar köy yollarından ilerledikten sonra restore edilmiş tarihi konağın önüne ulaştığımız anda doğru yerde olduğumuzu anladık. Taş duvarları, ahşap pencereleri, eski mimarisi ve gece aydınlatmasıyla ilk bakışta insanı etkileyen bir yapı bizi karşıladı. İçeri girdiğimizde ise bu etki daha da arttı. Tamamen otantik bir anlayışla dekore edilmiş odalarda ahşap yataklar, eski tip dolaplar, taş duvarlar ve geçmişi yaşatan birçok ayrıntı bulunuyordu. Artık bu tarz yerleri çok seviyoruz çünkü oteller birbirine benzemeye başladı. Aynı mobilyalar, aynı koridorlar, aynı odalar… Buradaysa her köşenin ayrı bir hikâyesi vardı.İşletme sahibiyle kısa bir sohbet ettikten sonra odamıza geçtik.Şansımıza şömineli bir oda denk gelmişti. Odunlarımızı şömineye yerleştirip ateşi yaktık. Gün boyunca kilometrelerce yürümüş olmanın verdiği tatlı yorgunluğu şöminenin çıtırtıları eşliğinde atmak gerçekten tarifsiz bir histi. Pencereden köyün sessizliğini izlerken kendi kendimize, “İyi ki bu rotadan vazgeçmemişiz.” dedik. Bazen bir yolculuğun en güzel anı planladığınız yer değil, hiç beklemediğiniz sürprizler oluyor.Kaftanlı Konak da bizim için tam olarak böyle bir sürprizdi.
Sabah erkenden uyandığımızda bizi tertemiz bir köy havası karşıladı. Şehir gürültüsünden uzak, kuş sesleriyle uyanmanın verdiği huzurun yerini hiçbir alarm sesi tutmuyor.Kahvaltımızı yapmak için köyün Pınarbaşı mevkiine gittik.Burası dere kenarında kurulmuş küçük ama oldukça huzurlu bir alan. Serin akan suyun sesi eşliğinde yaptığımız köy kahvaltısı, gezimizin en keyifli sofralarından biri oldu. Köy ekmeği… Ev yapımı reçeller… Taze domates, salatalık…Sıcacık çay… Aslında kahvaltıyı özel yapan yalnızca yiyecekler değildi. Bulunduğumuz ortam, temiz hava ve etrafımızdaki doğa her lokmaya ayrı bir tat katıyordu.Kahvaltıdan sonra biraz köy içinde yürüyüş yaptık. Taş evler, eski çeşmeler ve birbirini tanıyan insanların sıcak selamları, büyük şehirlerde giderek unuttuğumuz mahalle kültürünü yeniden hatırlattı.
Köyden ayrıldıktan sonra yeniden Yatağan merkeze döndük.Buradaki ilk durağımız belediye tarafından restore edilerek kültürel yaşama kazandırılan “Atatürk Kültür Evi” oldu. Tarihi konaklardan biri olan bu yapı, hem mimarisi hem de sergilenen objeler sayesinde geçmişe küçük bir yolculuk yapma fırsatı sunuyor.Ahşap tavanları, taş duvarları ve dönemin yaşamını yansıtan odaları gezerken Yatağan’ın yalnızca antik çağlardan ibaret olmadığını bir kez daha görüyoruz. İlçenin yakın geçmişine dair birçok iz burada korunmuş durumda. Kısa sürede gezilebilecek ama görülmeye değer duraklardan biri.
Yatağan’dan ayrılmadan önce son durağımız ilçe merkezine oldukça yakın olan “Dipsiz Çayı” oldu. Adını sıkça duyduğumuz bu doğal alanı görmeden dönmek istemedik.Burası özellikle yaz aylarında serinlemek isteyenlerin uğrak noktalarından biri. Ağaçların gölgesinde akan berrak su, kuş sesleri ve doğanın huzuru insanın burada saatlerce oturmasını sağlıyor. Biz de kısa bir mola verip yürüyüş yaptık. Şehir hayatının temposundan uzaklaşıp yalnızca suyun sesini dinlemek bile bazen bütün yorgunluğu alıp götürüyor. Yatağan gezimizin son çayını da burada içtik. Artık dönüş vakti gelmişti.
Yatağan’a gelirken beklentimiz oldukça düşüktü. Hatta çevremizden duyduğumuz yorumlar yüzünden acaba yanlış bir rota mı seçtik diye düşündüğümüz bile oldu. Fakat iki günün sonunda aracımıza binerken aklımızda tek bir cümle vardı:”İyi ki gelmişiz.” Çünkü Yatağan bize yalnızca birkaç tarihi eser göstermedi. Bize binlerce yıllık bir medeniyetin izlerini gösterdi. Bir antik kentin içinde Osmanlı sokaklarında yürümeyi gösterdi. Bir efsaneyi yerel halktan dinlemenin ne kadar farklı bir duygu olduğunu gösterdi. Bir türkünün doğduğu kahvede kahve içmenin bambaşka bir anlam taşıdığını gösterdi. Dere kenarında yenen bir akşam yemeğinin, beş yıldızlı restoranlardan daha unutulmaz olabileceğini gösterdi. Bir köy konağında yanan şöminenin, lüks otel odalarından daha sıcak hissettirebileceğini gösterdi.En önemlisi de… Bir şehri yalnızca internette en çok konuşulan yerleriyle değerlendirmemek gerektiğini öğretti.Bugün Yatağan denildiğinde birçok kişinin aklına yalnızca termik santral geliyor. Oysa biraz zaman ayırdığınızda bu ilçenin; tarihiyle, kültürüyle, köyleriyle, doğasıyla ve samimi insanlarıyla ne kadar zengin olduğunu görebiliyorsunuz.
Eğer ilk kez Yatağan’a gelecekseniz en az iki gün ayırmanızı öneririz. İlk gününüzü Stratonikeia Antik Kenti, Lagina Antik Kenti, Osman Hamdi Bey Konağı ve çevredeki tarihi yapıları gezmeye ayırabilirsiniz. İkinci gün ise Belen Kahvesi, Mavigöl, Bozüyük Köyü, Dipsiz Çayı ve çevredeki doğal güzellikleri keşfedebilirsiniz. Yaz aylarında hava oldukça sıcak olduğu için özellikle antik kentleri sabah erken saatlerde veya gün batımına yakın gezmek çok daha keyifli oluyor.Rahat yürüyüş ayakkabısı giymeyi de unutmayın. Çünkü özellikle Stratonikeia oldukça geniş bir alana yayılıyor ve taş döşeli yollar üzerinde uzun süre yürüyorsunuz. Fotoğraf çekmeyi sevenler için ise yanınıza mutlaka yedek batarya alın.Çünkü bu gezi boyunca telefonunuzu ya da fotoğraf makinenizi elinizden bırakmanız gerçekten zor oluyor.
Biz Yatağan’a giderken yalnızca küçük bir ilçe göreceğimizi düşünüyorduk. Dönerken ise yanımızda yüzlerce fotoğraf, onlarca güzel anı ve anlatacak kocaman bir hikâye vardı. Bu gezi bize bir kez daha şunu gösterdi: Bir yeri değerli yapan yalnızca denizi, otelleri ya da kalabalık turist grupları değildir.Bazen binlerce yıllık taşların arasında yürümek… Bazen bir köy kahvesinde oturup yerel halkın anlattığı bir efsaneyi dinlemek… Bazen derenin kenarında içilen bir bardak çay…Bazen de hiç planlamadığınız bir köy konağında şömine başında geçirilen sessiz bir akşam… İşte bütün bunlar, bir yolculuğu unutulmaz yapan asıl ayrıntılardır. Eğer yolunuz bir gün Muğla’ya düşerse, rotanızı yalnızca sahil kasabalarıyla sınırlamayın. Yatağan’a da bir şans verin. Biz eminiz ki bu küçük ilçe, sizi de en az bizim kadar şaşırtacak ve ayrılırken aklınızda tek bir cümle bırakacak: “İyi ki gelmişiz.”
