RECEP TOZDUMAN
“Eski sabahlığımın efendisi idim, yeni sabahlığımın kölesi oldum.”
18. yüzyıl düşünürlerinden Fransız yazar ve filozof Denis Diderot, hayatının büyük bir bölümünü maddi zorluklar içinde, her tarafı kitaplarla dolu, eski ve dağınık bir odada geçirdi. Üzerinde yılların yıprattığı, mürekkep lekeleriyle dolu; ancak son derece rahat eski bir sabahlığı bulunuyordu. Diderot, bu sabahlıkla her işini rahatça görüyor, üzerine mürekkep damladığında ise bunu hiç dert etmiyordu.
Diderot, kızının düğünü için ağır bir borca girmişti. 1765 yılında Rus İmparatoriçesi Büyük Katerina, sanatın ve bilimin koruyucusu olarak, Diderot’nun hazırladığı devasa Ansiklopedi projesini desteklemek ve filozofa yardım etmek amacıyla onun kütüphanesini satın alarak kendisine yüklü bir ödeme yaptı. Katerina bununla da yetinmeyip 25 yıllık maaşını peşin vererek Diderot’yu kütüphanecisi olarak görevlendirdi.
Diderot birdenbire zengin olmuştu. Ardından çorap söküğü gibi gelen tüketim çılgınlığı başladı. Diderot, bu yeni zenginlikle birlikte kendisine yakışacağını düşündüğü, göz alıcı, şarlatan kırmızısı ipek bir sabahlık satın aldı. İşte her şey bu sabahlık ile başladı.
Diderot, yeni ipek sabahlığını giyip eski çalışma masasına oturduğunda masanın ne kadar köhne ve değersiz göründüğünü fark etti. Bu eşyalar bu asil sabahlığa yakışmıyordu. Gidip ceviz ağacından yapılmış çok pahalı yeni bir masa aldı.
Zincirleme reaksiyon başlamıştı. Yeni masayı odaya koyunca yerdeki eski Şam halısı göze batmaya başladı. Her değişiklik, diğer eşyalarla olan uyumsuzluğu daha da belirgin hâle getiriyor, Diderot da diğer eşyaları yenilemeye devam ediyordu.
Odanın havasına uygun lüks bir halı aldı. Durmak bilmeyen ihtiyaçlar… Halı yenilenince duvardaki boşluklar ve eski tablolar göze batmaya başladı. Gidip pahalı tablolar, bronz heykeller ve lüks aynalar satın aldı. Deri kaplama sandalyeler aldı. Kısa bir süre sonra Diderot’nun eski odası tamamen yenilenmişti. Bunların hepsi yalnızca sabahlığına uygun olsun diye değiştirilmişti.
Ancak ortada büyük bir sorun vardı: Ne eski huzuru kalmıştı ne de parası.
Diderot şöyle diyordu:
“Eski sabahlığımın mutlak efendisiydim, yenisinin kölesi oldum… Artık o eski samimi hava yok. Her yer kibirli bir zenginlik kokuyor ve ben bu koordineli lüksün içinde yabancıyım.”
Sonunda kendisini evdeki bütün eşyaları yenileriyle değiştirirken ve yeniden borçlu duruma düşmüş hâlde buldu. İşte o zaman Diderot uyandı ve aldığı her yeni şeyin onu daha fazla satın almaya yönlendirdiğini fark etti.
Artık aklı başına gelmişti. Oturup, kendisini nasıl bir tüketim çılgınlığına kaptırdığını anlattığı “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık” adlı yazısını kaleme aldı.
Bilinçli bir düşünceyle yapılmayan alışverişleri ve ihtiyaç olmadığı hâlde satın alınan şeyleri konu alan bu tüketim sarmalından ilk kez Diderot söz ettiği için, anlattığı bu olgu “Diderot Etkisi” olarak adlandırılmaktadır.
Ve Diderot yazısında şöyle diyordu:
“Eski sabahlığımın efendisi idim, yeni sabahlığımın kölesi oldum.”
Filozof, eşyaların insana hizmet etmesi gerektiğini; insanın ise eşyaların estetik bütünlüğünü korumak adına kendisini onlara köle etmemesi gerektiğini iki asır öncesinden dile getirerek, 21. yüzyılın tüketim çılgınlığına kapılmış insanına adeta okkalı bir şamar indirmişti. Binaların ve eşyaların değerini artıran şeyin ne kadar pahalı oldukları değil, içinde yaşayan insanın değeriyle doğrudan ilişkili olduğunu göstermişti.
Bugün satın alma eyleminin her zaman ihtiyaçtan kaynaklanmadığı, her satın alma kararının farklı anlamlar taşıyabileceği düşüncesi, 1988 yılında antropolog ve tüketim davranışları uzmanı Grant McCracken tarafından “Diderot Etkisi” adıyla literatüre kazandırıldı.
Bir alışverişin başka bir alışverişe zemin hazırlaması, tüketimin bir anda hangi boyutlara ulaşabileceğini de gösteriyordu. Eve alınan markalı bir televizyonun ardından aynı markanın kombisinden buzdolabına, kahve makinesinden diğer küçük ev aletlerine kadar birçok ürünü satın alma isteği, tüketim sarmalına girmenin sosyal bir olgu olduğunu ortaya koyuyor.
Özel olarak tasarlanmış, sıralı satın almayı özendiren bir dünyada yaşıyoruz. Neyi alacağımızı, neyi almayacağımızı çoğu zaman başkaları belirliyor. Bizden istenen ise yalnızca bu sıralı yemleri yutmak ve ödeme yapmak.
Arthur Schopenhauer’ın da dediği gibi:
“İnsan istediğini yapmakta özgürdür; ama ne isteyeceğini belirlemek insanın elinde değildir.”
