Bir insanın düşünebiliyor olması onu özgür kılmayacaktır, bunun için düşündüğünü sorgulama hakkının da olması gerekir.
Dogma; doğruluğu tartışılmaksızın kabul edilmesi istenen, eleştiriyi reddeden ve sorgulamayı tehdit olarak gören bir düşünce biçimidir. Dogmanın en belirgin özelliği de aklı ikna etmek yerine itaat talep etmesidir.
Oysa hiçbir hakikat, sorgulamadan korkmaz. Çünkü doğru olan bir düşünce, eleştiri karşısında kendini ispat fırsatı bularak daha da güçlenirken, yanlış olan bir düşünce ise eleştiri karşısında kendini saklayamaz.
İnsanlık tarihini çok yüzeysel bir şekilde incelediğimiz zaman bile, medeniyetleri ileriye taşıyan en güçlü unsurun bilgi olduğu görebiliriz. Ancak ilerlemenin sürekli ve kalıcıolabilesi için bilginin de zaman içinde sürekli gelişmesi gerekir. Bu gelişimi sağlayan şey ise, eldeki bilginin mutlak doğru kabul edilmesi değil; sürekli sınanması, eleştirilmesi ve sorgulanabilmesidir.
Tarihin en büyük kırılmaları, canları pahasına sorgulama cesareti gösterebilen birkaç insan sayesinde yaşanmıştır. Bu insanlar, insanlığın faydasına olan bir fikri dile getirebilmekiçin bile, o toplumun sahiplendiği katı dogmatik inançlarla canları pahasına mücadele etmek zorunda bırakılmışlardır. Buna karşılık, tarihin en büyük felaketleri de sorgulamayı yasaklayan dogmaların gölgesinde büyümüştür.
Karl Popper, “Bilim, doğrulanabilir olduğu için değil, yanlışlanabilir olduğu için bilimdir.” diyerek ilerlemenin temelini açıklamıştır. Eğer bir düşünce hiçbir koşulda yanlışlanamıyorsa, o düşünce hakikatin değil, dogmanın alanına yerleştirilir. Bilim, ürettiği teorilerini mutlak gerçekler olarak kanıtlamaya çalışarak değil, onları sürekli en zorlu testlere tabi tutarak, yanlışlananları ayıklayıp yerlerine daha güçlülerini koyarak, değişerek ve dönüşerek ilerler. Bu nedenle bilim, felsefe ve demokrasi eleştiriye açık kaldıkları sürece gelişebilirler.
Ne yazık ki tarih bunun tam tersini gösteren örneklerle doludur.
Orta Çağ’da Dünya’nın evrenin merkezi olduğu inancı tartışılmaz bir gerçek olarak kabul ediliyordu. Kopernik ve Galileo’nun gözlemleri ise dogmatik anlayış tarafından otoriteye karşı büyük bir tehdit olarak görüldü. Çünkü dogmaların en büyük korkusu yalnızca gerçeğin ortaya çıkması değil, insanların düşünmeye ve sorgulamaya başlamasıydı.
Benzer şekilde, farklı dönemlerde ortaya çıkan katı ideolojiler de kendi doğrularını mutlaklaştırarak milyonlarca insanın özgürlüğünü sınırlandırmıştır. Tarih bize gösteriyor ki düşünceyi susturan her sistem, önce insanı, ardından toplumları karanlığa sürükler ve büyük acıların yaşanmasına ortam hazırlar, toplumların gelişimine ve ilerlemesine engel olur.
Avusturyalı nörolog ve psikiyatrist Viktor Frankl da toplumsal felaketleri değerlendirirken önemli bir uyarıda bulunur. Ona göre hiçbir insan, yalnızca ait olduğu grup nedeniyle suçlu ya da masum sayılamaz; insan, kendi seçimlerinden desorumludur.
Frankl’ın şu tespiti de bugün hala anlamını korumaktadır:
“İnsanlığın tarihinde yalnızca iki grup insan vardır: Ahlâklı olanlar ve ahlâksız olanlar.”
Bu yaklaşım, dogmatik düşüncenin temelini oluşturan “biz ve onlar” ayrımını reddeder. Çünkü dogmalar bireyi görmez; yalnızca onun ait olduğu kimliği görür. Oysa insanı insan yapan ve gelişimini sağlayan şey, ait olduğu grup değil; kendi sorgulamaları, vicdanı ve özgür iradesiyle yaptığı tercihlerdir.
Cesaret yalnızca düşüncelerini konuşabilmek değil, doğru olduğuna inandığımız düşünceleri de bir gün gerektiğinde yeniden değerlendirebilmektir. Çünkü değişen ve gelişen bir dünyada, çağı anlamak ve ona ayak uydurabilmek için doğru bildiklerimizin de bir gün yanlışlanabileceğini kabul etmek gerekir.
Ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk de aklın ve bilimin rehberliğini toplumun ilerlemesinin vazgeçilmez şartı olarak görmüştür. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” sözü yalnızca bilimsel gelişmeyi değil, eleştirel düşünceyi de işaret eder. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin gerçekleştirdiği eğitim ve hukuk reformlarının ortak amacı; ezberleyen, biat eden, nakledilen her şeyi sorgulamadan tekrar eden bireyler değil, düşünen, sorgulayan, araştıran ve öğrendiklerini geliştiren bir toplum oluşturmaktı.
Şunu unutmamak gerekir ki medeniyetleri yıkan, geri bırakan ve karanlığa mahkûm eden şey tek başına cehaletin kendisi değil; cehaletin katı kurallarla korunması ve mutlak doğru olduğuna inanılmasıydı. Kısacası hakikatin asıl düşmanı, soruların ve sorgulamanın yasaklanmasıydı. Soruların ve sorgulamanın olmadığı her yerde; acı, geri kalmışlık, adaletsizlik ve çağın çok gerisinde zorlu yaşam koşulları vardı.
Bugün teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği bir çağda yaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay; ancak doğru bilgiye ulaşmak belki de her zamankinden daha zor. Sosyal medya algoritmaları, önyargıları besleyen içerikler ve doğruluğu araştırılmadan yalnızca ilgi çekmek amacıyla paylaşılan ve çoğunluğun hemen kabul ettiği bilgiler, modern çağın görünmez dogmalarını oluşturuyor olabilir. Artık baskı yalnızca yasaklarla değil; sürekli tekrarlanan ve zamanla normalleşen yanlışlarla da kuruluyor olabilir.
Bütün bunlar gösteriyor ki asıl mesele yalnızca bilgi sahibi olmak değil; bilgiyi içselleştirmek, onu yaşamın içinde sınamak, gerektiğinde yeniden değerlendirebilmek ve hakikati hiçbir zaman tamamlanmış bir yolculuk olarak görmemektir. Çünkü insanı geliştiren şey, bildiklerine körü körüne sarılması değil; bu bilgiyi yaşamın içinde sınaması ve gerektiğinde onlardan vazgeçebilecek olgunluğu gösterebilmesidir. ÇünküKesinlik arttıkça sorgulama azalır; sorgulama azaldıkça düşünce körelir.
Belki de insanlık tarihi, birbirine karşı savaşan orduların değil; birbirine karşı mücadele eden iki anlayışın tarihidir: Biri itaati erdem sayan dogmaların, diğeri ise hakikati aramaktan vazgeçmeyen özgür zihnin tarihi…
Ve her çağ, gelişim düzeyine göre aynı soruyu yeniden ortaya koyar:
Hazır cevapların güvenli karanlığında mı yaşayacağız; yoksa soruların belirsiz ama aydınlık yolunda yürümeyi mi seçeceğiz?
Çünkü hakikate kendisine inananlar değil; kendisini aramaktan vazgeçmeyenler ulaşabilir. İnsan ancak sorgulayabildiği kadar özgür, özgür kaldığı kadar da insandır.
