Utanma, kişinin kendi kusurlarına veya kurallara aykırı davranışlarına verdiği, yüz kızarması ve mahcubiyet gibi fizyolojik/psikolojik tepkilerle belirginleşen karmaşık bir sosyal duygu olarak tanımlanmaktadır. Bu duygu; toplumsal uyumu sağlar, değerleri korur ve toplumsal yaşamda insanın kendi sınırlarını bilmesine yardımcı olur.
Toplum olarak “utanma” duygusunun önemini her geçen gün daha iyi anlamaya başladık. Meğer utanma; toplumsal ilişkilerde sınırları koruyan önemli bir kalkanmış: İnceliği, sadeliği, zarafeti, empatiyi ve öz değeri muhafaza eden görünmez bir koruyucuymuş. Kısacası utanma; şahsiyetin, haysiyetin ve insanın kendine duyduğu saygının ölçülerinden biriymiş.
Ama elbette önce hangi utanmadan bahsettiğimizi doğru anlamak gerekir. Burada bahsedilen utanma; insanı küçülten, susturan, kendini ifade etmesini engelleyen bir duygu değildir. İnsanın varlığını baskılayan değil; ona yön veren içten gelen bir denge mekanizmasıdır. Kişinin kendi öz saygısını koruyan, kendisini değersizleştirecek davranışlardan uzak tutan bir içsel fren sistemidir.
Çünkü utanma, aslında insanın kendine şu soruyu sorabilmesidir:
“Bunu yapabiliyor olmam, gerçekten yapmam gerektiği anlamına mı gelir? Bunun sonuçları kimleri nasıl etkiler?”
Bugün belki de yaşadığımız birçok toplumsal kırılmanın altında tam da bu duygunun aşınması yatıyordur.
İnsanların sadece kanundan ve cezalardan değil; vicdandan, mahcup olmaktan, çevresine karşı sorumluluk duygusundan da çekinmesi toplum olarak güvenli bir yaşamı sağlayan doğal bir denge unsurudur.
Günümüzde çoğu zaman başarı; nasıl elde edildiğinden bağımsız, yalnızca sonuç üzerinden değerlendiriliyor.
- Daha çok görünmek…
- Daha çok kazanmak…
- Daha çok tüketmek…
- Daha çok sahip olmak…
- Daha çok alkışlanmak…
Modern dünyanın tüketim dayatmasının görünmez bir sloganına dönüşmüş gibi. Oysa bir toplumun yalnızca ekonomik göstergelerle ayakta kalmadığını tarih bize defalarca gösteriyor. Bir ülkenin gerçek zenginliği; birbirine güvenen insanların, korunmuş değerlerin, ortak kültür ve hafızanın, güçlü vicdanın ve sağlam karakterlerin varlığıyla da ölçülür.
Maddiyatın öncelik alınarak merkeze yerleştiği toplumlarda zamanla şu dönüşümün başladığını görüyoruz:
- İnsanlar “iyi insan” olmaktan çok “başarılı görünmeyi”,
- “Değer üretmekten” çok “değerli görünmeyi”,
- “Saygı kazanmak yerine” dikkat çekmeyi önemsemeye başlıyor.
Ve bu dönüşüm önce değerlerin anlamlarını değiştiriyor.
- Yalan “strateji” oluyor.
- Gösteriş “özgüven” sanılıyor.
- Kabalık “dürüstlük” diye sunuluyor.
- İlkesizlik “pratik zekâ” olarak alkışlanıyor.
Sonra bu dönüşüm davranışlara yerleşmeye başlıyor. Bir çalışan yaptığı işten çok nasıl göründüğüyle ve kendini nasıl tanıttığıyla değerlendirilmeye başlıyor. Bir öğrenci öğrenmekten çok strateji uygulayarak öne çıkmayı hedefliyor. Bir siyasetçi hizmet etmek yerine toplumun en çok duymak istediği alanlarda algı yönetmeyi önceliyor.
Kısacası bir insan, karakterinden çok sahip olduklarıyla ölçülmeye başlayınca, daha çok şeye sahip olma yolunda, faydacı bir yöntemle, her yolu kendine hak görmeye başlıyor.
Ve işte yozlaşma sessizce ve derinden böylece başlamış oluyor. Çürüme çoğu zaman büyük kırılmalarla değil; küçük utanmazlıkların normalleşmesiyle başlayıp, tavizler başka tavizleri getirince büyüyerek toplumun her katmanına hızla yayılmaya başlıyor.
- Haksız kazançtan rahatsız olmamakla,
- Sözünde durmamayı olağan görmekle,
- Çıkar için ilkeyi terk etmekle,
- Yanlışı savunurken mahcup olmamayı öğrenmekle…
Siyasette de toplumsal hayatta da en tehlikeli noktanın; hataların yapılması değil, hataların utanılacak şeyler olmaktan çıkarılması olduğunu görüyoruz.
Çünkü bir yerde utanma duygusunun kaybolması; hesap verme sorumluluğunu da zayıflatıyor ve hesap verme zayıfladığında da güç denetlenmez hale geliyor. Ve bunların sonucunda en tehlikeli eşik ise; gücün denetlenemediği yerde, adaletin yara almaya başlaması oluyor.
Tabi buradaki çözüm yalnızca eleştirmek değildir. Belki yeniden hatırlamamız gereken şey; insanın sadece akıl ve çıkarla değil, değerlerle de yaşadığıdır.
Maneviyat; sadece dinî bir kavram değil, aynı zamanda insanın kendi içinde kurduğu bir anlam düzenidir. Saygı, merhamet, nezaket, ölçü, vicdan ve öz denetim… Bütün bunlar bir toplumun görünmeyen kolonlarıdır.
- Bir çocuk yalnızca başarılı olmayı değil, dürüst kalmayı öğrenirse;
- Bir genç yalnızca kazanmayı değil, hakkıyla kazanmayı önemserse;
- Bir yetişkin yalnızca güçlü olmayı değil, adil olmayı da değerli görürse…
İşte o zaman toplum kendi kendini onarmaya başlayabilir. Ve belki de bir toplumun yeniden yükselişi; insanların birbirinden önce kendi vicdanına karşı mahcup olabilmeyi yeniden öğrenmesiyle başlayacaktır.
